KÜLTÜR - SANAT
Giriş Tarihi : 19-05-2021 00:03   Güncelleme : 25-05-2021 23:51

Yeşilçam Sineması’nın Usta Emektarı Hasan Yıldız

1947’de Adıyaman’ın Gerger ilçesinde dünyaya gelen Hasan Yıldız, çocuk yaştayken ailesiyle kısa bir süreliğine Siverek’e gider. Oradan da Adana’ya taşınırlar. Hasan Yıldız sinemaya adım atana kadar Adana’da yaşamını sürdürür. Çocukken izlediği filmlere hayranlık duyar. Ve bu şekilde Yeşilçam filmlerine olan sevgisi başlamış olur.

Yeşilçam Sineması’nın Usta Emektarı Hasan Yıldız

Seyrettiği filmlerdeki dövüş sahnelerini arkadaşlarıyla tatbik eder, kendi deyişiyle kendisini bu şekilde eğitir. Sinema hayatına 1963 yılında Yılmaz Güney’in “İkisi de Cesurdu” adlı filmle başlar. Bu film onun için bir milat olur. Filmin gösterime girmesinden sonra herkes kendisine daha fazla ilgi göstermeye başlar.

Hayatı Yeşilçam filmlerinin setlerinde geçen Hasan Yıldız hayat hikayesini şu şekilde anlatır; “O zamanlar Adana’da şehir tiyatroları kursu başlamıştı. O afişi görür görmez müracaat ettim. Şehir tiyatrolarında almış olduğum 6 aylık eğitimden sonra sahneye çıktım.O dönemde benimle beraber tiyatroda bulunan oyunculardan sadece Ahmet Undağ ve Zeki Göger, Yeşilçam’a geçebildi. Ayrıca Nihat Ziyalan’da o dönemde şehir tiyatrolarında oyuncu idi. Ve onunla “İsyancılar” adlı oyunda beraber oynamıştık. Ama ilk filmim “İkisi de Cesurdu” filmidir. O filmden sonra yolda beni görenler durdurup resim, imza ister oldular. Bu film onun için benim için çok önemli bir büyük bir yapıttır.

1963-1966 arasında başka filmde rol almadım. Kendi imkanlarımızla Adana’da “Sanat Tiyatrosu” isimli bir tiyatro ekibini kurmuştuk. 1966 yılında ise işler değişti. Evrensel Barış Şenliği festivaline Sanat Tiyatrosu olarak katılmak üzere gittik, oyunumuzu sahneledik ve hatta orada bir ödülde aldım. Bu oyundan sonra İstanbul’da kalmaya karar verdim. Çünkü Adana’da yeterli imkan yoktu. İlk önceleri İstanbul’da iş bulmak kolay olmadı. Uzun bir süre İstanbul’daki tüm tiyatroları dolaştıysam da iş bulamadım. Sonra bir gūn adını hatırlamadığım bir dekoratör abim bana filmlerde oynamamı önerdi ve beni bir ajansa yönlendirdi. Hemen gittim tabii. Ajansın sahibi Hüseyin Zan ve Hüseyin Semerci idi. Hüseyin Zan’a sinemadan hayrandım zaten. Hiç düşünmedim o yüzden. Hemen beni bir ekiple Ayhan Işık’ın o sırada oynadığı bir filme yolladılar. O filmde sivil polis rolüne girdim. Sonra her gün yeni bir filme yollar oldular. 2 yıl sürdü bu böyle. Genelde polis, jandarma, gizli polis rollerinde oynuyordum ve bunu figüranlıktan öteye gidemediğini gördüm. Olmuyordu bir şekilde. Mesela bir gün Murat Soydan ve Sadri Alışık ile oynadığım “Şaşkın Hafiye, Killing’e Karşı” filminde şaşırtıcı derecede gerçekçi bir kavga sahnesi çekmiştik. Rejisörün dikkatini çekti, adresimi istedi ve arayacağını söyledi. Ama aramadılar. Yaşlı karakter oyuncuları bana neden kavga rollerinde oynamadığımı sorup duruyordu fakat ayarlayamıyordum bu rolleri işte! Oysa aksiyon sahnelerinde iyiydim ve bunu değerlendirmeyi düşündüm.”

“Yılmaz Güney öncelikle sevecen bir insandı, en önemlisi mertti”

Gerger doğumlu olan Hasan Yıldız hayat hikayesinin devamı hakkında şu bilgileri verdi; “1969’da tertiplenen artist yarışmasına katıldım, Extra Express mecmuasında finale kaldım. Ondan sonra yardımcı oyuncu rollerde oynamaya başladım filmlerde. En iyi kavga rollerinin aranan oyuncusu haline gelmiştim. Western filmlerinde roller aldım. 1970-1975 yılları arasında yılda 300 film çekilirken ben bunların yaklaşık 150-200 tanesinde rol alıyordum. Sorumluluklarım da vardı sırtımda, 3 aileye birden bakıyordum. O yüzden her film de rol almaya başladım. Yılmaz Güney bana; “Nerelisin? Kürt müsün?” dediğinde; “Adıyamanlıyım ama Adana’da büyüdüm. Ben Zaza’yım” demiştim. Bende Yılmaz Güney’e “Sen nerelisin?” diye sorduğumda, “Siverekliyim ama Adana çocuğuyum” diye cevap vermişti. Yılmaz Güney öncelikle sevecen bir insandı, en önemlisi mertti, delikanlıydı aynı zamanda kabadayıydı. Ama kimseyi incitmezdi, damarına basılmadıkça ve gariban babasıydı. Sokaktan geçerken, her zaman sokak insanlarına yardımlarda bulunurdu. Sinemada kalemiyle, beyniyle, yönetmenliği ve oyunculuğuyla eşsiz biriydi. Oyunculuğum konusuna gelince bazı filmlerde ikinci role kadar yükseldim. Bu filmler şu filmlerdir; “Harman Sonu, Gelin Kayası, Çoban Yıldızı, Karamanın Koyunu, Yabancı, Üçümüze Bir Dünya, Estergon Kalesi” Çok sonraları Mahallenin Muhtarları, Güneşe Doğru, Cümbüş Sokak, Tatlı Hayat gibi birçok dizide rol aldım. Estergon Kalesi filminde Bursa’daki çekimlerde harp sahnelerinde 40-50 tane atlı dört nala geliyor, atın biri üzerindeki oyuncu ile beraber arsaya daldı. Biz o sahneyi bitirdik fakat o oyuncu yok ortada. Ufuk isminde bir oyuncuydu. At döndü geldi ama üzeri boş! Gittik aradık Ufuk’u ve ağacın arasına takılı bulduk iki bacağı da kırılmıştı. Ufuk’u hemen hastaneye kaldırdık. Hastaneden 20 gün çıkamadı. İyileştikten sonra bir daha setlere dönmedi. Yıllar sonra İstanbul’da karşılaştık, o acı olayın kendisinde kalıcı bir hasar bırakmadığına sevindim. 90’larda “Kara Şahin” filminde oynuyoruz. Bizans komutanını oynuyorum, arkamda bir manga askerle kaçakları arıyorum. Filmin başrol oyuncuları Bora Erdem, Atilla Saral ve Yavuz Selekman’dı. Bir ırmak vardı yönetmen rahmetli Cem Ertürk ırmağın iki yanına iki kamera yerleştirerek, bize “Suya dalacaksınız ve düşmanlar sudan çıkıp atı devirecek. Sonra suyun içinde kavga başlayacak” dedi. Neyse daldık biz de, kaçaklar ata saldırdı, atı devirdik. Ama tam atla suya uzanırken benim ayağım üzengide takılı kaldı. At üzerimde kaldı ve boğulmak üzereyim. Bu olay 30-40 saniye sürdü. Bir ara kafamı çıkardım nefes almak için ama tekrar suya gömüldüm, ayağımı üzengiden çıkardım derken Yavuz Abi tekrar vurdu rol gereği. Boğuluyorum ama anlayan yok! Baktım olacağı yok, Yavuz Abi’ye gerçekten vurdum bir tane ve kulağına yaklaştım, “Boğuluyorum!” dedim. Öyle kurtulabildim ancak, valla zor atlattım. Bu sahne oynadığım en tehlikeli sahnelerden birisiydi.”

“O zamanlar oyuncular rolünü oynarken kendini rolüne adıyordu”

Yıldız açıklamasının devamında şöyle dedi; “O dönemler kazançlar iyiydi, günümüze uyarlarsak yardımcı oyuncu 150 lira alırdı. Hatta 200 lira alan vardı. Ben günlük 150 lira aldığım dönemlerde ayda 90 lira kira ödüyordum, yanı günlük kazancım bir aylık kiramdan fazlaydı. Günde ortalama 3 filmde oynuyordum. Fakat birçok oyuncunun herhangi bir başka mesleği yoktu. 0 yüzden piyasa 7-8 sene kadar durunca herkes perişan oldu. 1975-1985 yılları arasında yılda 10 film bile çekilmez oldu. 80’lerin ortasına doğru tekrardan sinemaya döndüm ve kaldığım yerden devam ettim; video filmleri ve arabesk-türkücü filmleri dönemi başlamıştı. 90’lara kadar bu filmlerin birçoğunda rol aldım. O zamanlar oyuncular rolünü oynarken kendini rolüne adıyordu. O karakter resmen ne ise ona bürünüyorlardı. Kaprisli değillerdi. Filmden sonra da normal hayatlarına dönüyorlardı. Ayrıca filmin tadını tuzunu veren yönetmen ve kameramandır, oyuncu haricinde, o zamanlar onlar da başkaydı. Bütün bu söylediklerim izleyenlere de yansıyordu. Biz film yakmamak için tekrar tekrar oynamamaya çalışırdık. Rol ne ise tek seferde oynayıp başarmalıydık, çünkü negatif filmler çok pahalıydı. Teknoloji bu dönem gibi değildi. Kart veya disk değil 35 mm filmler kullanılırdı ve bunları bulmak zordu, almak da cep yakardı. İmkanlar böyle olduğu için oyuncu da ona göre seçilirdi.

Türkiye’de sinemaya asıl değer, izleyici tarafından verildi. Şimdiki gençler, günümüz dizilerine ve oyuncularına vermedikleri kadar sevgiyi Yeşilçam’a veriyorlar. Bunun nedeni; Yeşilçam zorlukla, emekle ve sevgiyle sıcak filmler çekti. Şimdikiler üstün teknolojiye rağmen böyle filmler çekemiyorlar. Yeşilçam’ın tadı hala var. TV’lerde rastlayan es geçmiyor, yüzlerce kez izlemiş olsa da bir daha izliyor, doyamıyor. Geçmişte çekilen filmlerin bugün bu kadar değer kazanacağı bilinemezdi. Sadece ticari bakılmış, sinemaya sokulduktan sonra arşivlenmemiş ve bitmiş. Bugün birçok filmin negatifleri yok maalesef, biliyorsunuz. Ama izleyicilerin dışında da konuşursak, prodüktörler her zaman kendi kasasını düşündüler. Oyuncuların sigortalarını yapmadılar, sosyal güvence sağlamadılar. 0 oyuncuların bugünlerde bu kadar kötü durumda olmasının en büyük sebeplerinden birisi de bu nedenledir. Binlerce filmde oynadılar fakat hiçbir telif alamadılar, bunlar mağdur olmasın da kim olsun? 80’Ierde Kıbrıs’tan gelen bir adam filmlerin depolarından. Sinemalardan, filmlerden bu negatifleri kiloyla alıyormuş. Yani bu negatifler kilo kilo satılmış bu adama. Bu adam da alıp eritiyor bu filmleri içinden gümüş elde etmek için. Yani paha biçilemeyen filmler birkaç gram gümüş elde etmek uğruna yok edilmiş anlayacağın! Bir de o negatiflerin Almanya’da telesine yaptırılması mevzusu var. O dönemde “teknoloji yetersiz” diye Almanya’da kaset filmlerimiz yaptırıldı. Almanya böylece filmlerin Avrupa dağıtım hakkını da almış oldu. Bizim filmlerimizi tüm Avrupa’ya hatta Türkiye’ye bile satıyordu. Bu rezalet bizim yapımcıların hatasıydı, kendi filmlerini dünyaya kendileri pazarlayamadılar. İş işten geçtikten sonra bunu yaptılar fakat kaymağı Almanya yedi. Ayrıca Türkiye’de video stüdyolarını da Almanya kurdu. Bu şirketler şunlardı; “Pınar Video, Kalkavan Video, Türk-Kan Video” Halen sektördeyim, oynuyorum devam ediyorum. Yeni projeler geldikçe değerlendiriyorum. Tekrar dünyaya gelsem yine aynı mesleği yapardım. Genç oyuncular birkaç filmde oynadıktan sonra ‘ne oldum’ demesinler, ‘ne olacağım’ diye düşünsünler. İşlerinde mütevazı, mesleklerine saygılı olsunlar. Büyüğü küçüğü bilsinler ustalarına saygıyı elden bırakmasınlar.

Kaynak: Hasan Yıldız’ın açıklamaları Turgut Özalp’ın Fil Dergisi’ndeki söyleşinden alınmıştır.