Ahlakın Partisi, Adaletin Rozeti Olmaz

Turan Arslan

01-11-2026 16:11

 

Bir ülkede asıl mesele, kimin yanlış yaptığı değil; yanlış yapanın kim olduğuna göre insanların nasıl tavır aldığıdır.

Bir toplumun ahlakını anlamak için meydanlarda atılan sloganlara, kürsülerden verilen sözlere ya da seçim dönemlerinde dağıtılan vaatlere bakmak yetmez. Asıl ölçü, insanların çıkarlarıyla ilkeleri karşı karşıya geldiğinde hangi tarafta durduğudur.

Çünkü konuşmak kolaydır. Dürüstlükten, adaletten, haktan, hukuktan ve kul hakkından söz etmek de öyle… Zor olan, bütün bu değerleri kendi menfaatimize dokunduğunda da savunabilmektir.

Bugün toplum olarak kendimize sormamız gereken rahatsız edici bir soru var: Neden herkes dürüstlükten bahsettiği hâlde haksızlıklar karşısında ortak bir ahlak anlayışı oluşturamıyoruz?

Sağcısı, solcusu, iktidarı, muhalefeti…

Türkiye’nin siyasi ve toplumsal hayatı farklı düşüncelerle, inançlarla ve dünya görüşleriyle şekilleniyor. Sağcısı var, solcusu var; dindarı var, seküleri var; milliyetçisi var, muhafazakârı var. İktidarı savunan da var, muhalefeti destekleyen de…

Bu farklılıkların hiçbiri tek başına bir insanın dürüst ya da dürüst olmayan biri olduğunu göstermez. Asıl sorun, siyasi aidiyetin ahlaki ölçülerin önüne geçirilmesidir.

Kendi tarafımızdan biri yanlış yaptığında mazeret arıyor, karşı taraftan biri aynı yanlışı yaptığında en ağır sözleri söylüyorsak burada adaletten değil, çifte standarttan söz ediyoruz demektir.

Kendi yakınımıza torpil yapıldığında sessiz kalıp başkasına ayrıcalık tanındığında öfkeleniyorsak; kendi desteklediğimiz kişinin hesap vermesini istemeyip rakibimizin her adımını sorguluyorsak savunduğumuz şeyin gerçekten adalet olup olmadığını düşünmeliyiz.

Yanlışın sahibi değişince ölçümüz de değişiyorsa sorun yalnızca yanlış yapanlarda değil, o yanlışa karşı geliştirdiğimiz tutumdadır.

Haram, hırsızlık ve kul hakkı taraf tutmaz.

Hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet, torpil, adam kayırma, kamu kaynaklarının amacı dışında kullanılması ve yetkinin kişisel çıkar için kötüye kullanılması, hangi çevrede ortaya çıkarsa çıksın sorgulanması gereken meselelerdir.

Elbette her iddia kanıtlanmış bir gerçek gibi sunulamaz. Hukukun temel ilkesi, iddiaların delillerle incelenmesi ve herkesin adil yargılanma hakkının korunmasıdır. Ancak bu ilke, hesap verebilirlik talebini ortadan kaldırmaz; tam tersine, güç sahibi olanların da hukuk önünde eşit olmasını gerektirir.

Haramdan söz eden bir insanın kendi çıkarına geldiğinde başkasının hakkını görmezden gelmesi ciddi bir ahlaki çelişkidir. Adaleti savunduğunu söyleyen birinin, adaletin kendi çevresine de uygulanmasına razı olması gerekir.

Çünkü kul hakkı, insanın siyasi görüşüne göre değişmez. Kamu malı, herhangi bir partinin ya da yöneticinin kişisel mülkü değildir. Makamlar birer ayrıcalık alanı değil, sorumluluk yeridir.

Ahlak, yalnızca başkasına yönelttiğimiz bir eleştiri değil, kendimize uygulamayı kabul ettiğimiz bir ölçüdür.

Koltuk geçer, geriye yapılanlar kalır.

Siyasette, bürokraside ve hayatın diğer alanlarında makam sahibi olmak, beraberinde sorumluluk getirir. Ne var ki makamın sağladığı imkânlar bazen hizmet amacının önüne geçebilir. İnsan, zamanla kendisini o göreve getiren topluma karşı sorumluluğunu unutup bulunduğu yeri korumayı asıl hedef hâline getirebilir.

Oysa hiçbir koltuk kimsenin ömür boyu hakkı değildir. Hiçbir görev, eleştiriden muaf olma ayrıcalığı sağlamaz. Hiçbir unvan, hesap verme yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz.

Bir yöneticinin, seçilmiş temsilcinin ya da kamu görevlisinin değeri yalnızca ne kadar süre görevde kaldığıyla ölçülemez. Şeffaflığı, kararlarının sonuçları, kamu kaynaklarını nasıl kullandığı ve eleştirilere nasıl karşılık verdiği de önemlidir.

İnsan bazen makamını kaybetmemek için yanlışlara sessiz kalabilir. Bazen çevresini korumak uğruna gerçeği görmezden gelebilir. Bazen de kendisine yöneltilen her eleştiriyi kişisel bir saldırı gibi değerlendirebilir.

Ancak kamu görevinde esas olan, koltuğu ne pahasına olursa olsun korumak değil, o görevin gerektirdiği sorumluluğu yerine getirmektir.

Koltuk geçicidir; fakat o koltukta alınan kararların insanların hayatında bıraktığı sonuçlar kalıcı olabilir.

Sessizlik de bir tercih olabilir.

Toplumsal sorunların büyümesinde yalnızca yanlış yapanların değil, yanlışlar karşısında tavır almaktan kaçınanların da payı olabilir.

Bir haksızlığı sırf yapan kişi yakınımızda diye görmezden gelmek, adaletsizliğin normalleşmesine zemin hazırlayabilir. Bir usulsüzlük iddiasının araştırılmasını istemek yerine iddiayı dile getireni susturmaya çalışmak, gerçeğin ortaya çıkmasını zorlaştırabilir.

Burada önemli olan, her söylentiye inanmak ya da herkesi suçlamak değildir. Önemli olan, iddiaları tarafsız biçimde incelemek, delilleri dikkate almak ve aynı ölçüyü herkese uygulamaktır.

Demokratik bir toplumda sadakat, yanlışları örtbas etmek anlamına gelmemelidir. Bir düşünceye, partiye ya da lidere bağlı olmak, eleştirel düşünme hakkından vazgeçmeyi gerektirmez.

Aksine, insanın kendi tarafına da soru sorabilmesi, savunduğu değerleri gerçekten önemsediğinin göstergelerinden biridir.

Asıl değişim nereden başlayacak?

Bu ülkede her kesimin kendi iç muhasebesini yapmasına ihtiyaç var. Sağcının da solcunun da, iktidarın da muhalefetin de, inançlı olanın da olmayanın da kendisine aynı soruları yöneltmesi gerekiyor:

Benim tarafımdan biri yanlış yaptığında da aynı tepkiyi gösterebiliyor muyum? Başkasından istediğim dürüstlüğü kendim uyguluyor muyum? Hak, hukuk ve adalet taleplerim kişilere göre değişiyor mu? Menfaatimle vicdanım çatıştığında hangisini seçiyorum?

Bu sorulara dürüstçe cevap verilmeden yalnızca karşı tarafı suçlayarak bir yere varmak mümkün değildir.

Toplumun ihtiyacı, herkesin aynı siyasi düşünceyi benimsemesi değil; farklı düşüncelere sahip insanların ortak hukuk kurallarına, hesap verebilirliğe ve temel ahlaki ilkelere bağlı kalmasıdır.

Hukukun üstünlüğü, kamu kaynaklarının şeffaf kullanımı, liyakat, bağımsız denetim ve eşit yurttaşlık yalnızca siyasi söylemlerde kalan kavramlar olmamalıdır. Bunlar, günlük hayatta karşılığı bulunan ve herkes için geçerli olması gereken ilkelerdir.

Son söz: Önce kendi vicdanımızın karşısına çıkalım.

Bir insanın kim olduğunu yalnızca hangi partiye oy verdiğine, hangi görüşü savunduğuna ya da hangi inanca sahip olduğuna bakarak anlayamayız. Onu değerlendirirken davranışlarına, sorumluluk anlayışına ve başkalarının haklarına gösterdiği saygıya bakmalıyız.

Haksızlık kimin tarafından yapılırsa yapılsın sorgulanmalı; suçlamalar delillerle değerlendirilmeli; kamu gücünü kullanan herkes hesap verebilir olmalıdır.

Çünkü adalet, yalnızca rakibimize uygulandığında savunacağımız bir ilke değildir. Dürüstlük, yalnızca başkalarından bekleyeceğimiz bir erdem değildir. Kul hakkı da yalnızca başkasının ihlal ettiğinde hatırlayacağımız bir sorumluluk değildir.

Bizim tarafımız, yanlış yapanın kimliğine göre değişen bir taraf olmamalıdır. Bizim tarafımız; hakikatin, hukukun, adaletin ve vicdanın tarafı olmalıdır.

Unutmayalım: Bir toplumun geleceğini yalnızca yönetenlerin ne yaptığı değil, toplumun haksızlık karşısında hangi değerleri savunduğu da belirler.

Selam olsun, kendi tarafının yanlışını da eleştirebilenlere; makamdan önce sorumluluğu, menfaatten önce vicdanı, taassuptan önce adaleti seçenlere…

Herkese selam ve saygılar.

turanarslan02@outlook.com

DİĞER YAZILARI Bir Vatandaş, Bir Siyasetçi: Türkiyenin Gerçek Gündemi 01-01-1970 03:00 "Benim" Demek Değil, Müslüman Olabilmek 01-01-1970 03:00