İstanbul'a İlk Adım

Muhammed Şimşek

16-06-2026 11:00

 

 

Bazı şehirler vardır; daha görmeden insanın içine yerleşir.

Benim için İstanbul öyleydi.

Çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın hayallerinde hep aynı şehir vardı. Kitaplardan taşan, şiirlerden yükselen, filmlerin arasından göz kırpan o şehir...

Necip Fazıl'ın, "O manayı bul da bul, ille İstanbul'da bul" seslenişi, belki de yıllar öncesinden yönümü tayin etmişti.

İstanbul...

Bir gün oraya gideceğimi biliyordum.

Nasıl olacağını bilmiyordum ama biliyordum.

Belki de insan bazı yolculukların kendisini beklediğini yıllar öncesinden hissediyor.

Otobüs Harem'e yanaştığında sabahın ilk saatleriydi.

Ayağımı yere bastığım anı bugün bile bütün ayrıntılarıyla hatırlıyorum.

Yanımda lacivert renkli orta boy bir bavul vardı.

Bavulun içinde birkaç parça eşya bulunuyordu ama asıl ağırlık onların değildi.

Biriktirdiğim hayaller, yıllardır kurduğum cümleler ve memleketten ayrılırken yanıma aldığım dualar omuzlarımdaydı.

Elimde bir isim ve bir telefon numarası vardı.

Aile dostumuz olan bir büyüğümüz...

Beni otogarda beklediğini düşünüyordum.

Çünkü memlekette hayat öyle işlerdi.

Birisi geleceğini söylüyorsa gelir, bekleyeceğini söylüyorsa beklerdi.

İstanbul'un başka türlü bir hayatı olduğunu ise daha öğrenecektim.

Telefonla görüştük.

Tarif etmeye başladı.

Önce minibüs...

Sonra Üsküdar sahili...

Sonra vapur...

Ardından Beşiktaş...

Ve nihayet Taksim...

Tarif edilen güzergâhı takip ederken aslında yalnızca bir semtten diğerine gitmiyordum.

Çocukluğumdan gençliğime, hayallerimden gerçeklere doğru yürüyordum.

**

İLK VAPUR, İLK HEYECAN

İlk kez vapura bindiğim günü de unutmadım.

Martıların sesleri...

Denizin kokusu...

Ufukta yükselen minareler...

Ve karşı kıyıda bütün heybetiyle duran İstanbul...

İçimde bir heyecan vardı ama onunla birlikte hafif bir ürperti de...

Çünkü insan bazen hayaline kavuşurken korkuyor.

Hayal uzaktayken güzeldir.

Yakınına geldiğinde sorumluluğa dönüşür.

**

KALABALIĞIN İÇİNDEKİ YALNIZLIK

Asıl yalnızlığı ise İstiklal Caddesi'nde hissettim.

Bir elimde bavul...

Binlerce insanın arasında yürüyordum.

Valizin taşlara çarpan sesi kalabalığın uğultusuna karışıyordu.

Etrafımdan insanlar akıp gidiyordu.

Kimse kimseye bakmıyordu.

Kimse kimsenin hikâyesini bilmiyordu.

O an durup etrafıma baktığımı hatırlıyorum.

Adıyaman'da bir sokağa çıktığında onlarca tanıdığa rastlayan bir genç için bu bambaşka bir dünyaydı.

İlk kez kalabalığın içinde yalnız kalmanın ne demek olduğunu orada öğrendim.

İnsan bazen binlerce kişinin arasında, kimsesiz hissedebiliyormuş.

**

CİHANGİR’DE BİR PENCERE

Akşam olduğunda Cihangir'de eski bir apartmanın ikinci katındaki mütevazı bir eve yerleştim.

Yaz tatili olduğu için evde kimse yoktu.

Pencereden görünen İstanbul manzarasına bakarken içimde birbirine karışan duygular vardı.

Heyecan...

Merak...

Endişe...

Ve biraz da korku...

Çünkü artık dönüşü olmayan bir yola girmiştim.

Memlekette kurulan hayaller burada sınanacaktı.

**

UMUDUN PEŞİNDE

Gündüzleri iş görüşmelerine gidiyor, akşamları şehrin sokaklarını tanımaya çalışıyordum.

O yıllarda haber kanalları peş peşe kuruluyordu.

Televizyonculuk büyüyor, sektör yetişmiş insan arıyordu.

Ben de inandığım değerlere yakın gördüğüm bütün yayın kuruluşlarının kapısını çalıyordum.

Her kapının ardında başka bir umut vardı.

Her görüşmede içimde aynı heyecan...

Acaba olacak mı?

**

BEKLENEN TELEFON

Sonra bir gün yolum Çamlıca'daki Kanal A'ya düştü.

Kanalın bahçesinde bir deneme çekimi yaptık.

Kısa bir muhabir anonsu...

Hepsi o kadar...

Aradan birkaç gün geçti.

Telefon çaldığında sesimdeki heyecanı saklayamamıştım.

İşe kabul edilmiştim.

Belki dışarıdan bakıldığında sıradan bir haberdi.

Ama benim için yıllardır verilen emeğin karşılığıydı.

Mercan TV'nin mütevazı stüdyolarında başlayan yolculuk artık İstanbul ekranlarına taşınıyordu.

O an gözümün önünden birçok şey geçti.

Babamın anlattığı şiirler...

İmam Hatip sıraları...

Katsayı mağduriyetleri...

Niğde'nin karı, ayazı...

Otogar bekleyişleri...

Radyo programları...

Dinleyicilerden gelen mektuplar...

Meğer insan hiçbir emeği boşuna vermiyormuş.

Bazen yıllarca görünmeyen emekler, tek bir telefonla görünür hâle geliyormuş.

Ve Rabbim, insanı hazırladığı yere vakti geldiğinde mutlaka ulaştırıyormuş.

**

İSTANBUL’UN MEKTEBİNDE

İşe başladıktan sonra Ümraniye'de iki mesai arkadaşımla bir ev tuttuk.

Kanala yürüyerek on beş dakikada ulaşıyordum.

İstanbul gibi bir şehirde bunun ne büyük nimet olduğunu sonradan daha iyi anladım.

Günler haber peşinde koşmakla geçiyordu.

Tarih...

Siyaset...

Kültür...

Ekonomi...

Şehrin her köşesinde başka bir hikâye vardı.

Ben haber kovaladığımı sanıyordum.

Oysa İstanbul beni yetiştiriyordu.

**

BİR DUANIN İZİNDE

Bir sabah yine işe giderken bir sokağın başında durdum.

Ortada heybetli bir çınar yükseliyordu.

İki yanında bahçeli evler vardı.

Sessiz, huzurlu, insana kendini evinde hissettiren bir sokaktı.

Uzun uzun baktım.

Sonra içimden bir dua geçti.

"Allah'ım... Bir gün bana bu sokakta yaşamayı nasip et."

Yoluma devam ettim.

Aradan aylar geçti.

Arkadaşlarımdan ayrılıp ev aramaya başladım.

Bulduğum bir evi görmek için adrese gittim.

Sokağa girer girmez durdum.

Kalbim hızla çarpmaya başladı.

Bu, aylar önce önünde durup dua ettiğim sokaktı.

Kiralayacağım ev ise o sokağın diğer ucundaydı.

Uzun süre hiçbir şey söyleyemedim.

Sadece yürüdüm.

Ve şunu düşündüm:

İnsan bazen ettiği duayı unutuyor.

Ama kader unutmuyor.

Rabbimiz hiç unutmuyor.

O gün o sokakta yürürken anladım ki insanın hayatında bazı şehirler vardır; sadece yaşanmaz, hissedilir.

İstanbul benim için böyle bir şehirdi.

Bana meslek verdi.

Dostlar verdi.

Hayaller verdi.

En önemlisi de şunu öğretti:

Yola samimiyetle çıkarsanız, Allah sizi hiç ummadığınız kapılardan içeri alır.

Harem'de yere bastığım o ilk adımın üzerinden yıllar geçti.

Ama dönüp baktığımda görüyorum ki ben İstanbul'a gelmemişim...

İstanbul beni çağırmış.

***

Yazarın “Kardeş Payı” adlı kitabından alıntıdır.

ms.muhammedsimsek@gmail.com

DİĞER YAZILARI Memleketimin Gençlerine Mektup-4 01-01-1970 03:00 Memleketimin Gençlerine Mektup-3 01-01-1970 03:00 Memleketimin Gençlerine Mektup-2 01-01-1970 03:00 Memleketimin Gençlerine Mektup-1 01-01-1970 03:00 Adıyaman Umudun Sesi 01-01-1970 03:00 Affet bizi Lüceyn! 01-01-1970 03:00 Uzmanlar uyarıyor… 01-01-1970 03:00 Kerim’dir Mevla… 01-01-1970 03:00 Lâ Tahzen/Üzülme 01-01-1970 03:00 Canımıza değsin 01-01-1970 03:00 Testere ucunda yaşamak 01-01-1970 03:00 Gözyaşı çetesi 01-01-1970 03:00 Küllerinden doğmak 01-01-1970 03:00 Eriyen buz değil… 01-01-1970 03:00 Pamuk ipliğine bağlı hayatlar 01-01-1970 03:00 Hastalık reçetesi 01-01-1970 03:00 Muhacir genç ve annesi 01-01-1970 03:00 Nerede kalmıştık?.. 01-01-1970 03:00 Kudüs seni bekliyor 01-01-1970 03:00 Var ile yok arası 01-01-1970 03:00 Bir kalbin intiharı 01-01-1970 03:00 Sen hazır mısın? 01-01-1970 03:00 Eskiler sözü edeb ile söylerdi 01-01-1970 03:00 İhanet nerede başlar? 01-01-1970 03:00 Çünkü sen bir devsin! 01-01-1970 03:00 Kendimizi kaybetmeden önce 01-01-1970 03:00 Ruh melodimizi yitirdik 01-01-1970 03:00 Paranın kazandığı insanlar 01-01-1970 03:00 Bir âdemin “AÇIZ!” feryadı 01-01-1970 03:00 Yalnızlık kader mi? 01-01-1970 03:00 “İnsanı yaşatmak” 01-01-1970 03:00 Büyüyünce değişti mi dünya? 01-01-1970 03:00 Kardeş payı 01-01-1970 03:00 Büyüklük küçüklük de ne? 01-01-1970 03:00 Üç nokta… 01-01-1970 03:00 Toprağın üstü değil altıdır senin 01-01-1970 03:00 Sözün özü 01-01-1970 03:00 Mir’ât 01-01-1970 03:00 Kâinat senfonisi 01-01-1970 03:00 Yaşamak gibidir yazmak! 01-01-1970 03:00 “Merhamet” sınavı 01-01-1970 03:00 Sükût lehçesinde AŞK 01-01-1970 03:00 Ramazan-ı Kerim’e tutunmak 01-01-1970 03:00 Filistinli Fatıma’yı unutma!.. 01-01-1970 03:00 İnsan ne zaman yetişkin olur? 01-01-1970 03:00 Gül düşsün ömrünüze 01-01-1970 03:00 Can baş üstüne!.. 01-01-1970 03:00 Çok sağol ağabey… 01-01-1970 03:00 Sır idrakimize ne oldu? 01-01-1970 03:00 Ah hakikat! 01-01-1970 03:00 Ve insan… 01-01-1970 03:00