Allah'a itaatten yüz çevirmek, yalnızca bir emri terk etmek değil; varoluşun özündeki hikmeti kendi ellerinle perdelemektir. O an insan, fark etmeden mânâ ile bağını inceltir; hakikatin sesi içinden çekilir de geriye sadece gürültü kalır.
Kalp, artık Hakk'ı işiten bir merkez değil; dünyanın yankılarıyla dolup taşan bir boşluk haline gelir.
Mânâ çekildiğinde, hayatın özü kabuğa dönüşür. İnsan o kabuğu altınla kaplar, markalarla süsler, lüksle cilalar. Fakat ne yaparsa yapsın, içindeki eksikliği örtemez. Çünkü o boşluk, eşya ile değil; ancak ilahi bağ ile dolan bir sırdır. Dıştan çoğalan nimetler, içten büyüyen bir yoksulluğa dönüşür.
Bir süre sonra kişi, sahip olduklarının değil; sahip olamadıklarının esiri olur. Arzular çoğaldıkça ruh daralır, kalp küçülür. Tatmin, artık ulaşılacak bir hål değil; sürekli kaçan bir gölgeye dönüşür. Her yeni istek, bir öncekini anlamsız kılar. Ve insan, kendi nefsinin kurduğu sonsuz bir arayışın içinde yoruldukça yorulur.
En acısı da şudur: Kişi, kaybettiğini fark edemez. Çünkü kaybettiği şey gözle görülmez, elle tutulmaz; o, içteki huzurun kaynağı olan ilahi yakınlıktır. O yakınlık gidince, hayatın en parlak anları bile soluk birer gölgeye dönüşür.
Allah muhafaza. Zira hakiki kayıp, dünyayı kazanıp kalbini yitirmektir...