https://www.adiyamandahaber.com/files/uploads/user/c0f43f92577e6a9e94982dfda4565340-c835603d85f6bda34c7c.png
Yaşar Hamurcu

Habil ve Kabil / Lalem 17 Aralık 2018

10-04-2026 11:40 333 kez okundu.

 

Dünya, insana sadece kuru bir ekmek değil; aynı zamanda denizlerin derinliklerinden ayrılan balık, bereketinden doğan her türlü nimeti ve eti yenilen hayvanlar da sunarak, aslında paylaşmanın ve şükretmenin en kadim sınavını insanlığın önüne ortaya koyuyordu.

Bu ürünler dünyasında anne Hz. Havva ile baba Hz. Âdem'in, çocukları Habil'in davranışlarını daha çok sevdikleri düşünceleri, Kabil'in zihninde büyüyen bir gölgeye dönüşmüş, gerçeğin ne olduğu çok, onun nasıl algılandığı daha çok parçalanmış hale gelmişti.

Bir ülkeyi düşünün; Dünyanın öbür ucunda, kendi düzenini kurmuş, kendi gücünü kutsallaştırmış ve kendini her şeyin herkesin gören bir ülkesi… ve bu ülkenin bir Kabil'i var.

Bu Kabil'in 2 milyar kardeşi var ve bu kardeşlik bağı sevgiyle değil, itaatle, korkuyla ve bitmek bilmeyen bir hırsla örülmüş durumda. Büyük Kabil, küçüklerine emretmiş; öyle bir emir ki içinde ne merhamet var ne de adalet:

Bütün dünyada yayılın ve en güzel yiyeceklerle, en değerli nimetlerle tekrar sunulane.

Bu emri veren bütün Kabil'ler, kendilerine verilen bu görev bir ayrıcalık, bir Üstün Nişanı gibi görerek büyük bir coşkuyla yola koyulmuş, dünyanın dört bir yanında dağılmışlardır.

Seyahatnamenin hızlı ve hoyratça gerçekleşmiş ki, geride ne düzen yaşadığı ne de huzur; Büyük Kabil yeniden seslendirilmiş:

Hepiniz getirmiş olabilirsiniz ganimeti bırakın ve tekrar dünyaya yayılın.

Küçük Kabil'ler, sorgulamadan, düşünmeden, yalnızca itaatkârlık yeteneğila:

Peki, demiş ve yeniden yollara düşmüşlerdir.

Ancak bu sefer gittikleri her yerde karşılarına Habil denilen bir kul çıkmış; bu kul, sahip oldukları nimetlerin aslında kendilerine ait olmadığı, onların sadece birer emanet olduğunu, hakikati hatırlatmaya çalışmıştır.

Büyük Kabil'in kulağına bu sözlerin ulaştığında, gerçeğin gerçekleşmesi yerine öfkesine yenilmiş ve şu emri vereceğiz:

Gidin,7 öldürün.

Küçük Kabil'ler, hakikatin sesini susturabileceklerini zannederek, uçsuz bucaksız dünyaya yeniden aktarılıyor, karşılarına çıkan parçaları yok yürütülmüşler; Aslında gerçekte yok olan şeylerin, insanlığın vicdanı fark edilemiyordu.

Geri dönmeklerinde:

Hepsini öldürmüşler, yapmışlardır.

Büyük Kabil ise doymamış, hırsı dinmemiştir:

Tekrar yiyeceği programlayın.

Bu bitmek bilmeyen döngü, küçük Kabil'ler için ağır bir bedel doğurmuş, geri dönen yalnızca bir kişi hayatta kalır; ama o da büyük Kabil'in acımasızlığına kurban edilmiş, güç hırsının kendi çocuklarını bile tanımadığını göstermişcesine öldürülmüştür.

Geride kalan Kabil, annesinin, kardeşinin ve kardeşi Habil'in gittiği yerde; ama içindeki karanlık, onu orada da rahat bırakmamış, kıskançlığın kör gözleriyle kardeşi Habil'i öldürmüştür.

Ve aslında bu hikâyede en çok merak edilen soru, “neden?” bilgilerin cevabıdır; cevap ise insanlık tarihi kadar eski ve bir o kadar yakıcıdır: kıskançlık.

İnsan, sahip olamadığını yok etmeye çalışmışça, aslında kendisinden de bir parçayı eksilttiğini fark edemeyen bir varlıktır; İşte Kabil'in hikayesi, bu eksilşin en acı örneğidir.

Kıskanılmayan, kimsenin bir diğerinin nasibine göz dikmediği, herkesin kendi payına razı olduğu bir dünya hayal etmek belki zor, ama imkansız değildir; çünkü insan, isterse yıkmayı değil yaşatmayı da sever.

Var olsun böyle bir dünya; uzun, çok uzun zamanlar boyunca var olsun ki, ne kardeş kardeşini öldürsün ne de insanı, kendi ayakları üzerinde dursun yenik düşsün.

Lalem

Bu sabah halim perişan, başım zonkluyor; sanki aralıkta büyüyen bir özgürleşiyor, düşünceleri biraz daha genişliyor, nefesi biraz daha ağırlaşıyor.

Ömrümün baharı birlikte soluyor; Zaman, en güzel anları bile fark etmeden tüketirken, elimde kalan yalnızca hatıraların sessiz ağırlığı oluyor.

Baharın yeşili, dağların gülü, benim lalem; senin varlığının anlamı bulan her şey, yokluğunun olasılığıyla bir anda solgun bir hatıraya dönüşüyor.

Baharın ömrü üç, senin ki yirmi üç; Ama insanın sevdiği söz konusu olduğunda, sonuçların hiçbir anlamı kalmıyor, zaman bir anda hem çok kısa hem de dayanılmaz derecede uzun oluyor.

Başım zonkluyor, düşünüyorum; düşünüldüğünde büyüyen korkuya engel olamıyorum, çünkü insan en çok yerde durmaktan korkuyor.

“Olmaz” diyorum kendi kendime, “yapmaz öyle şey” diyorum; ama kalbin bilgisiyle aklının hiçbir zaman tam olarak uyuşmadığını söyledi.

Bir başını alıp gitmez, beni bırakmaz diyorum; ama ya giderse, ya gerçekten karşılığını bile bakmadan uzaklaşırsa… işte o ihtimal, insan içini en çok yakan şey oluyor.

İşte o zaman, zaman durur gibi olur; insanın ne ileri derecede bozulabileceği ne de geri dönebilir, yalnızca olduğu yerde kalır ve kendi sessizliğinde gelişir.

O zaman ağlarım halime; bir çocuk gibi, hesapsız, kitapsız, içeriden geldiği gibi… çünkü bazı acılar büyüdükçe değil, aksine küçüldükçe, yani çocuklaştıkça daha derinden hissedilir.

(Yaşar Hamurcu 08.30 17 Eylül 2006)

yasarhamurcu@hotmail.com

 

Neler Söylendi?
Marka Flower Çiçekçi