Savaşların artık yalnızca cephede, tankla, tüfekle yürütülmediği bir çağdayız. Yöntemler değişti, sahne genişledi, araçlar çeşitlendi. Daha önceki yazılarımda da değinmiştim; bugün yaşananların çoğu çıkar savaşlarıdır ve bu savaşlar büyük güçlerin öncülüğünde, görünmez ama son derece yıkıcı biçimde sürdürülmektedir.
Gelin, bu tabloyu Venezuela üzerinden okuyalım. Yıllardır zengin yer altı kaynaklarına rağmen ambargolarla, yoksullukla ve yalnızlıkla mücadele eden Venezuela, aslında uzun süredir adım adım hazırlanan bir senaryonun sahnesiydi. Çünkü bilinir ki bir ülkede darbe, işgal ya da rejim değişikliği yaşanmadan önce zemin hazırlanır. Sosyal yapı çöker, toplumsal direnç zayıflatılır, değerler aşındırılır.
Milliyetçi kimliğiyle bilinen Venezuela halkı yıllar içinde yoksulluğa mahkûm edildi. Eğitim geriledi, suç arttı, uyuşturucu yaygınlaştı. Chavez döneminde “Biz yemesek de gelecek nesillerimiz yer” anlayışıyla ülke kaynaklarını koruyan toplumsal bilinç, zamanla yerini “para için her şey mubah” diyen bir nesle bıraktı. Toplum çözülürken, devletin direnci de sessizce törpülendi.
Ve o gece…İddialara göre önce generaller satın alındı. 1-2 milyar dolarlık devasa paralar konuşuldu. ABD helikopterleri hareket halindeyken, Rus yapımı S-300 VM savunma sistemleri etkisiz hale getirildi. Venezuela ordusu içindeki iş birlikçiler sayesinde, ülkenin hava savunma altyapısı siber saldırılarla devre dışı bırakıldı. Caracas’ın elektrik şebekesi çöktü. Maduro, olan bitenden hala habersizdi.
Plan kusursuzdu. Çünkü bu operasyondan eli boş dönmenin, ABD açısından ne kadar büyük bir prestij kaybı olacağının farkındaydılar. Alt kademe askerlere “Helikopterlere dokunulmayacak” emri iletildi. Gece görüş gözlükleriyle saraya giren ABD askerleri, 4,5 milyonluk ordunun gözleri önünde, tek kurşun atılmadan bir ülkenin liderini alıp götürdü.
Peki sonra ne oldu? Can korkusu, ideolojinin önüne geçti. İddialara göre Maduro, canının bağışlanması karşılığında ABD ile gizli görüşmeler yaptı. Ülkesinin elli yıllık emeği bir gecede masaya sürüldü. “Kıyamet ajandası” olarak bilinen, yer altındaki füze tesislerinin anahtarları ve teknolojik bilgileri teslim edildi. Gizli anlaşmalar, kara para trafiği, kayıt dışı altın ve petrol ticaretlerinin listeleri paylaşıldı. Artık bir ülkenin tüm mahremi Pentagon’un elindeydi.
Bu tablo Rusya ve Çin için elbette kabul edilebilir değildi. Yeni ve daha büyük bir çatışmanın gerekçeleri bir bir oluşuyordu. Putin yaşananları “açık savaş” olarak tanımladı. Rusya, ABD’nin Kuzey Kutbu üzerinden uçuşlarına karşı uyarı yaptı. Çin ise Venezuela’dan olan 60 milyar dolarlık alacağını korumak için denizlerde ciddi bir güç gösterisine girişti. İngiltere ise fırsatı kaçırmadı; bankalarında bulunan Venezuela altınlarına el koyduğunu açıkladı.
Velhasıl…Tüm bu yaşananlar bize acı bir gerçeği bir kez daha gösteriyor: Bu çağda adaletin adı güçtür. Hukuk, normlar, uluslararası sözleşmeler; güçlünün işine geldiği sürece vardır. Aksi halde bir kenara bırakılır. Sormak gerekiyor: Yarın bir gün ABD Başkanı Trump hakkında açılan Epstein davası sonuçlanır ve suçlu bulunursa, birileri de “gücümüz yetiyor” diye Beyaz Saray’a helikopter mi indirecek? Yargıyı silahla mı tesis edecek?
Dünya, gücü elinde bulunduranların oyuncağı haline gelmiş durumda. Ve bu hoyrat düzen, yalnızca bir ülkeyi değil, tüm dünyayı etkileyecek kapasiteye sahip. Bu kadar kolay mı? Selam ve dua ile…
ismailkocakaplan44@gmail.com