Köy hayatı… Toprağın kokusunun sabah serinliğine karıştığı, güneşin dağların ardından doğarken insanın içini ısıttığı o eşsiz düzen. Şehirlerin kalabalığı, gürültüsü, telaşı arasında kaybolan ruhumuza, köy yaşamı adeta bir sığınak olur. Orada zaman daha ağır akar, insanlar daha içten konuşur, ilişkilerde samimiyetin yerini hiçbir şey almaz.
Köyde hayatın en güzel yanı ise yaşlıların hikâyeleriyle büyümektir. Onlar, köyün hafızasıdır. Bir taşın hangi ustanın elinden çıktığını, bir ağacın kimin döneminde dikildiğini, bir çeşmenin suyunun yıllar önce nasıl bulunduğunu en iyi onlar bilir. Bir nevi yaşayan tarih gibidirler.
Bugün şehirlerde yaşlılara ayrılan koltuk sayısı belli; ama köylerde yaşlılara ayrılan saygı sınırsızdır. Çünkü köyde bir yaşlı, sadece bir insan değil; bir aile büyük, bir kültür taşıyıcısı, bir emeğin, bir alın terinin sembolüdür. Sabah erkenden kalkıp tandırın başında gözleme açan nineler, ahıra giderken bastonunu sessizce toprağa vuran dedeler… Köyün her sabahında onların izleri vardır.
Modern dünyanın bize sunduğu imkanlar kıymetli olabilir ama köy hayatının verdiği huzur, yaşattığı değerler, yaşlıların o bilgece bakışları hiçbir şeye değişilmez. Çünkü köyde büyüyen her çocuk bilir ki; bir yaşlının duası, bir tarlanın bereketi kadar değerlidir.
Köylerin yaşlıları bizlere sadece ata mirasını değil, insana insan olduğu için değer vermeyi de öğretir. Onların dizinin dibinde içilen bir bardak çay, şehirdeki en lüks mekânın bütün gösterişinden daha huzurludur.
Köy hayatı işte tam da bu yüzden güzeldir: Sadelik, doğallık, bereket ve en önemlisi yaşlıların kattığı hikmet… Ne telefonun sesi, ne trafiğin uğultusu… Köyde insanın duyduğu tek ses, doğanın ve büyüklerin öğüdüdür. Ve bu, gerçekten hiçbir şeye değişilmez.