8 Mart mesajlarıyla gündeme gelen politikacıların açıklamaları, kadınların hayatın her alanındaki gerçek sorunlarıyla ne kadar örtüşüyor?
8 Mart Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle haber olmak isteyen başta tüm politikacılar ve gelecekte bir yerlere gelmek için her fırsatı değerlendiren zevat birkaç gündür medyada boy gösteriyor. Ortak ifadelerine baktığımızda “hayatın her alanında emekleriyle, fedakârlıklarıyla ve başarılarıyla topluma değer katan tüm kadınlarımızın Kadınlar Günü’nü kutluyoruz” şeklinde özetleyebiliriz.
Elbette bu sözlerin söylenmesi güzel; ancak mesele yalnızca yılda bir gün hatırlamakla ve birkaç süslü cümle kurmakla bitmiyor. Çünkü toplum artık söz ile icraat arasındaki farkı çok daha net görüyor. Kadınların emeğinden ve fedakârlığından bahsedenlerin yılın geri kalanında bu sözlerin gereğini ne kadar yerine getirdiği sorusu ister istemez akıllara geliyor. İşte tam da bu noktada merhum Necmettin Erbakan’ın yıllar önce siyaset sahnesinde sarf ettiği o meşhur söz kulaklarda çınlıyor: “Sizi gidi yalancılar!”
Evet, ben de bir erkeğim ve tarafsız bir gözlemci olarak yapılan açıklamalara baktığımda bu ifadeleri kullananların önemli bir kısmında samimiyet görmekte zorlanıyorum. Çünkü eğer gerçekten samimi olunsaydı, kadınların tarih boyunca kendilerini ispatlamak gibi bir mücadelesi olmazdı. Eğer gerçekten samimi bir yaklaşım olsaydı, parti yönetimlerinde, sivil toplum kuruluşlarında, kamu kurumlarında ya da özel sektörün yönetim kurullarında yer alan az sayıdaki kadını “başarısından dolayı” özellikle vurgulayan haberler yapma ihtiyacı da duyulmazdı.
Kadınların yöneticiliği, tıpkı herhangi bir erkeğin yöneticiliği kadar doğal ve sıradan bir gelişme olarak görülürdü. Yöneticilik yarışı cinsiyete göre değil başarıya göre değerlendirilirdi. Olumlu bir gelişme takdir görür, olumsuz bir gelişme ise aynı kararlılıkla eleştirilirdi.
Bugün ise çoğu zaman bunun tam tersini görüyoruz. Neredeyse her gün haberlerde karşılaştığımız ve artık ayrı bir başlık hâline gelen “kadın cinayetleri” ifadesi aslında hepimiz için utanç verici bir tabloyu ortaya koyuyor. Dünyanın herhangi bir yerinde bir insanın öldürülmesi başlı başına bir trajedidir. Ancak toplum olarak bu tür olayları hâlâ “kadın cinayeti” başlığı altında konuşmak zorunda kalıyorsak, burada ciddi bir toplumsal çelişki olduğunu kabul etmemiz gerekir.
Üstelik bu acı tablo yalnızca bireysel şiddet vakalarıyla sınırlı değil. Yıllardır toplumun kanayan yaralarından biri olan töre cinayetleri de hâlâ zaman zaman gündeme geliyor ve insanlık adına utanç verici manzaralar ortaya çıkarıyor. Töre adı altında işlenen bu cinayetler, aslında ne töreyle ne de insanlıkla bağdaşan bir anlayışın ürünüdür. Bir insanın hayatını, sözde geleneklerin ya da yanlış yorumlanmış değerlerin arkasına saklanarak sona erdirmek, hiçbir şekilde kabul edilemez.
Seçim dönemlerinde partilerin listelerine birkaç kadın ismi eklemek, ardından da “yönetimlerimizde şu kadar kadın kontenjanı ayırdık” şeklinde açıklamalar yapmak da samimiyetten çok siyasi hesap görüntüsü veriyor. Oysa gerçekten toplumsal fayda üreten politikaların anlatılması çok daha anlamlı olmaz mıydı?
Açık konuşmak gerekirse “Dünya Kadınlar Günü’nü kutlamak” ifadesi bile bazen insana tuhaf geliyor. Çünkü kadınlara hayatı zorlaştıran zihniyetin sahipleri çoğu zaman yine biz erkekler değil miyiz? Eğer gerçekten samimi olsaydık, bu günü bir kutlama vesilesinden çok toplumsal bir muhasebe günü olarak görmemiz gerekirdi.
Kısacası mesele birkaç güzel cümle kurmak değil; hayatın her alanında doğal bir saygı ve adalet kültürünü gerçekten yaşayabilmektir. Samimiyet olsaydı, birçok şey zaten kendiliğinden olması gerektiği gibi gelişirdi. Belki o zaman toplumun enerjisi sembolik tartışmalara değil, akran zorbalığına, uyuşturucuya, teröre ve mafyaya karşı daha güçlü bir mücadeleye yönelirdi.
Kadınlara verilecek en büyük değer, yılda bir gün hatırlamak değil; hayatın her gününde adil ve saygılı bir düzen kurabilmektir.
m.emindanis@hotmail.com
