Adar adında genç bir delikanlı köyün çobanıydı. Çocukluğundan beri köylülerin sözlerini işitmişti. Derlerdi ki: “Dağlar dünyanın çivileridir.”
Her sonbahar sabahı, Adar uykusundan kalktığında güneş ışığının beyaz dağların karlı zirvelerine vurduğunu görürdü. Sonra ışık yavaş yavaş akıp ormanın içine girerdi. Dereye ve köyün ortasındaki eski pınara ulaşırdı.
Köylüler şöyle derdi:
“Dağlar uyanmadan önce insanların günü de başlamaz.”
Adar bu sözü duyardı ama dağların neden bu kadar kutsal görüldüğünü hiç anlayamazdı. Ona göre dağlar yalnızca uzun yollar, sert rüzgârlar ve bazen dağların arasında kaybolan keçileriydi.
Ta ki o sonbahar sabahına kadar...
Bir gece boyunca büyük bir fırtına kopmuştu. Şimşekler ufku parçalıyor, gök gürültüsünün sesi vadilerde yankılanıyordu. Sabah olduğunda köy ağır bir sisin içinde kaybolmuştu. Adar’ın birkaç keçisi kaybolmuştu. Adar’ın babası hastaydı; bu yüzden tek başına gidip keçilerini bulmaya karar verdi.
Kürdistan dağlarında, onların köyünden uzakta, birkaç eski taş evden oluşan küçük bir köy vardı. O köyün insanları yalnızca taş ve toprak görmüyor; acı ve sıkıntı da hayatlarında önemli bir yer tutuyordu.
Adar dağın yamacına tırmandı. Sis yükseldikçe yollar ve patikalar daralıyordu. Çam ağaçlarının arasından esen rüzgâr, sanki gizli insanların sesleriymiş gibi duyuluyordu.
Adar saatlerce yürüdü. Sonunda daha önce hiç çıkmadığı bir dağın sırtına ulaştı. Orada sis bir perde gibi açıldı. Önünde sonsuz bir deniz gibi uzanan dağlar vardı.
Dağların zirveleri bulutların üzerinde görünüyordu. Güneş karların üzerinde altın gibi parlıyordu. Kayalıkların gölgeleri kızıl ve mor bir deniz gibi görünüyordu. Tepelerde kartallar ve yırtıcı kuşlar uçuyor, kayaların arasında dönüp duran rüzgâr, sanki Siyabend ile Xecê’nin bir türküsünü söylüyordu.
Adar ilk kez kendini küçük hissetti; ama bu korkudan değil, dağların heybeti ve büyüklüğü karşısındaydı.
Adar o anda dağların heybetinin yalnızca yüksekliğinden kaynaklanmadığını anladı. O anda insanların içindeki sesin ve büyüklüğün, onların karşısında sessizliğe büründüğünü fark etti. Dağlar insana ne kadar küçük olduğunu hatırlatıyordu; ama aynı zamanda insanın, ne kadar küçük olursa olsun, ne kadar değerli olduğunu da anlamasını sağlıyordu.
Bir kayanın yanında kaybolan keçilerini buldu. Çok sevindi ama köye dönmek için acele etmedi. Dağlara ve zirvelere bakmaya doyamıyordu. Uzun bir süre dağların doruklarını seyretti.
Güneş yükseldiğinde dağların renkleri değişmeye başladı. Beyaz karlar kızarıyor, mavi gölgeler mora dönüşüyordu. Son ışık da kaybolduğunda bütün vadi sessizliğe gömüldü.
Bu sessizlik boş değildi. İçinde binlerce yılın ağırlığı vardı.
Adar köye döndüğünde yaşlılar ona baktılar ve hiçbir şey sormadan gülümsediler.
Ona sordular:
“Adar, dağları gördün mü?”
Adar başını salladı.
Adar’ın hikâyesini dinleyen arkadaşları bu hikâyeden çok memnun kaldılar.