https://www.adiyamandahaber.com/files/uploads/user/8164aef00b1608446b1770236e5e6032-bea0d9dfda9764d4fe31.jpeg
İsmail Kocakaplan

Savaş Çağı

04-03-2026 11:17 363 kez okundu.

 

Yıllardır “Oldu mu?”, “Olacak mı?” sorularıyla ertelenen, diplomasi masalarında “kırmızı çizgilerle” ötelenen o büyük kâbus; 28 Şubat sabahı Tahran ve çevresinden yükselen patlama sesleriyle somut bir gerçeğe dönüştü. ABD ve İsrail’in İran’a başlattığı doğrudan askeri operasyonlar, artık “hibrit savaş”, “vekalet çatışması” gibi kavramları tarihin tozlu raflarına kaldırdı.

Bugün karşımızda duran tablo; ucu açık, yakıcı ve küresel sarsıntılar üretme potansiyeline sahip topyekûn bir bölgesel savaştır. Fakat bu savaşın en acı tarafı cephede yaşananlardan ibaret değil.Vurulan bir kız okulunda hayatını kaybeden çocukları görmezden gelip saldırganın bayrağını sallayan bir zihniyetin varlığıdır asıl yaralayıcı olan. Bir ülke bombalanırken, çocuklar ölürken, annelerin yürek dağlayan çığlıkları yükselirken; buna rağmen saldırıyı alkışlamak nasıl bir savrulmadır?

İçerideki otoriteye duyulan öfkeyle dışarıdan gelen müdahaleye razı olan toplumlar, kısa vadeli hesapların bedelini uzun yıllar öder. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Yakın zamana kadar taraflar; ekonomik yaptırımlar, siber saldırılar ve üçüncü ülkeler üzerinden yürütülen “gri bölge” operasyonlarıyla birbirini yıpratıyordu. Diplomatik satranç oyunu sürüyordu.

Ancak gelinen noktada satranç tahtası devrildi. Yerini doğrudan imha stratejileri aldı. Washington ve Tel Aviv’den gelen operasyon haberleri yalnızca askeri bir müdahale değil; İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan bölgesel statükoyu kökten değiştirme girişimidir.

Tahran ise rejimin bekasını koruma refleksiyle sert karşılık veriyor. Bu noktada İran’ın güvenlik ve istihbarat zafiyetleri de tartışma konusu haline gelmiş durumda. Böylesi kritik süreçlerde yaşanan her açık, sadece askeri değil psikolojik üstünlüğü de belirler.

Bu savaşın cephesi yalnızca Ortadoğu çöllerinde değil; dünyanın mutfağında ve cüzdanındadır. Hürmüz Boğazı’nın ateş hattına dönüşmesi, küresel enerji arzının boğazına sarılan bir el anlamına gelir. Petrol fiyatlarındaki sert yükseliş, tedarik zincirlerinin kırılması ve finans piyasalarındaki dalgalanma; Batı başkentlerinden Asya’ya kadar geniş bir ekonomik sarsıntı yaratacaktır.

Bu, kazananı olmayan bir yıkım sürecidir. En fazla dayanabilen ayakta kalacaktır; fakat kimsenin yara almadan çıkması mümkün görünmemektedir. Bölgedeki dengeler birkaç gün içinde altüst olurken, Türkiye bir kez daha yangının en kritik komşusu konumundadır. Ankara açısından süreç iki temel başlıkta hayati önem taşımaktadır. Sınır güvenliğinin korunması ve olası göç dalgalarının yönetilmesi, doğrudan bir beka meselesidir.

Ticaret yollarının aksaması ve enerji maliyetlerindeki artış, ekonomik direnci test eden en büyük sınav olacaktır. Küresel ölçekte ise savaşın siyasi boyutu ayrı bir tartışma alanıdır. ABD’nin devasa borç yükü, uzun süreli bir savaşın maliyetini daha da ağırlaştıracaktır. Büyük güçlerin stratejik hesapları ile sahadaki gerçeklik arasındaki fark büyüdükçe, krizin derinliği artacaktır.

Tarih bize Ortadoğu’da atılan her kurşunun, hesaplanandan çok daha uzun süren yankılar ürettiğini defalarca gösterdi. Bu çatışma da bazı çevrelerin iddia ettiği gibi “kısa ve sınırlı” kalmayabilir. Diplomasi masası devrildi, mermiler konuşmaya başladı. Şimdi asıl soru şudur: Bu ateş çemberinden kimler yanmadan çıkabilecek? Ve daha da önemlisi; geride nasıl bir dünya kalacak?

ismailkocakaplan44@gmail.com

Neler Söylendi?
Marka Flower Çiçekçi