Bilen bilir; bir süre önce Urfa'yı geride bırakıp İstanbul'a taşındık.
Gerçeği söylemek gerekirse eskisi kadar atik ve pratik değilim. Yeni bir çevre kurmanın kolay olmayacağını da baştan biliyordum. Yine de bu değişim gerekliydi. Doğup büyüdüğüm coğrafyada, özellikle kadınlar üzerinde kurulan baskının ve cehaletin hâlâ yaşamın birçok alanını belirlemesi beni yalnızca üzmüyor; aynı zamanda önümde aşılması güç engeller oluşturuyordu.
İstanbul'a geleli çok olmadı. Henüz gelip gidenimiz de pek yok. Yürüdüğüm sokaklar bana her fırsatta yabancı olduğumu hissettiriyor. Eskisi gibi hafta sonları Balıklıgöl'e ya da Göbeklitepe'ye gidemeyeceğim. Kısacası, en azından bir süreliğine sosyal hayatım epey daralmış durumda.
Doğrusu internet olmasa dostlardan ve dünyadan iyice kopup kalacağım. Bir gün Instagram'daki iletileri gözden geçirirken, uzun zamandır takip ettiğim bir dostumun yeni çıkan kitabı için düzenlediği imza gününün duyurusuna rastladım. Üstelik daha önce de bizim semtte bir imza günü düzenlemiş. O etkinliği kaçırdığımı fark edince üzüldüm. Duyurunun altına hem bu üzüntümü hem de İstanbul'a yeni taşındığımı yazdım.
Yazışma sırasında Pelin'in de Zeytinburnu'nda yaşadığını öğrenince sevindim. Böylece irtibat kurduk.
Ertesi gün kapı çaldığında ev yine her zamanki sessizliğine gömülüydü. İnsan bazen yeni bir şehre taşınmaz da sanki kendi hayatının kıyısına sürüklenir. Ben de öyle hissediyordum. Eşyalar yerli yerindeydi ama ruhum hâlâ Urfa'nın sokaklarında dolaşıyordu.
Kapıyı açtığımda Pelin elinde kitapla gülümsüyordu.
“Bu evin havası biraz ağır geldi bana,” dedi içeri girer girmez. “Çay koymadan önce şu meşhur Urfa etli köftesini beraber yapalım. Hem ben de öğrenmiş olurum. Yoksa senin bu matem havasına ben de teslim olacağım.”
Güldüm.
“Daha geleli beş dakika oldu.”
“Beş dakika yeter,” dedi. “Nerede o devrimci Aysel? Bu kadar çabuk pes etmek sana yakışmıyor.”
Salonun penceresinden dışarı baktı. Sonra elindeki kitabı masaya bıraktı.
“Bak,” dedi. “İnsan bazen şehir değiştirir. Bazen ev değiştirir. Bazen de sadece manzara değişir. Ama inadını değiştirmediği sürece kaybetmiş sayılmaz.”
Bir süre sonra çaylar geldi. Sohbet koyulaştı. İstanbul'un kalabalığı, Urfa'nın sıcaklığı, yazmak, okumak, hayata direnmek...
Derken son imza gününden söz açıldı.
“Geçen gün bir amca geldi,” dedi gülerek. “Kitabı eline aldı, arkasını çevirdi, fiyatına baktı. Sonra bana dönüp, ‘Kızım, madem okumamız için yazıyorsun, hediye ver gitsin,’ dedi.”
İkimiz de güldük.
“Sonra?”
“Sonrası daha güzel. Ben de gülümseyip, ‘Amca, ben de kiradayım. Emin olun sizden daha fakirim,’ dedim.”
Kahkahası evin duvarlarına çarpıp yayıldı.
“Amca hiç istifini bozmadı. ‘Millet et alamıyor, sen millete kitap satmaya çalışıyorsun,’ dedi.”
Bir an durdu.
“Aslında haklı olduğu taraflar da vardı,” diye ekledi. “Memleket öyle bir yere geldi ki insanlar önce mutfağını düşünüyor. Ama tam da bu yüzden kitaplara ihtiyaç var. İnsan sadece ekmekle yaşamıyor.”
Sohbet ilerledikçe evin sessizliği yavaş yavaş çözülmeye başladı. Bir süredir odaların içine sinmiş duran o yabancılık hissi geri çekiliyordu. Sanki ev değil de ben havalanıyordum.
O an fark ettim ki bazı insanlar geldikleri yere sadece kendilerini getirmezler. Biraz umut, biraz neşe, biraz da insanın unuttuğu taraflarını getirirler.
Pelin giderken imzaladığı kitabı masanın üzerinde bıraktı.
Kapı kapandıktan sonra bir süre kitabın kapağına baktım.
Dışarıda İstanbul bütün kalabalığıyla akmaya devam ediyordu. Binlerce insan birbirine değmeden yan yana yürüyordu.
İstanbul hâlâ yabancıydı.
Sokaklar hâlâ bana ait değildi.
Ama artık o kadar yalnız hissetmiyordum.
Ben o gün şunu öğrendim:
İnsan bir şehre adres taşıyarak yerleşmiyor.
Bir dostun sesi, bir bardak çay, samimi bir sohbet ve beklenmedik bir kapı zili...
Asıl yerleşmek biraz da bunlarla başlıyor.
O akşam İstanbul bana ilk kez biraz daha yakın geldi.