Sümer Mahallesi’nin 30. Sokağı pazar sabahları, kadınlar daha güneş ışığını saçmadan uyanırdı. Sokak henüz uykusunu atamadan serinliğini bırakırken, Yasemin balkonuna çıkar, mahallenin yeni uyanışını seyrederdi. Sabahın serinliği yüzüne vurur, kuşların cıvıltısı ve uzaktan gelen ekmek fırını kokusu tüm sokak boyunca yayılırdı.
Kader arkadaşı ve bitişik komşusu, emekli öğretmen Melahat’le güne kahve eşliğinde başlamak Yasemin için bir ritüeldi. Fincandaki acımsı tat ve buğu, sokağın sessiz ritmini yumuşatır; sohbetleri, karşılıklı gülümsemelerle hayat bulurdu. Melahat, fincanını elleriyle kavrarken gözlerindeki bilge sakinlik Yasemin’in sabahını daha da anlamlı kılardı.
Çoğu zaman Yasemin fırına ekmek almaya gider, dönüşte kapı önlerinde oyalanan kadınlarla ayaküstü hâl hatır sorar, etrafa küçük bir sıcaklık bırakırdı. Mahallenin kadınları onu sever, dertlerini kolayca açarlardı; çünkü Yasemin kimseyi yargılamayan, dinlemeyi bilen bir abla gibiydi.
Sabahın serinliğinde Yasemin’in uğradığı ilk ev yine yan komşusu Melahat’ın eviydi. Geçen hafta maydanozun demeti için “Yirmi lira olmuş!” diye sızlanışı hâlâ kulaklarında çınlıyordu. Yeşil soğan, nane, roka, tere… Bir zamanlar sofraların vazgeçilmezi olan bu otlar artık ulaşılması zor birer lüks gibi görünüyordu. Yasemin fincandan bir yudum alırken, Melahat’ın ellerinin hâlâ titrediğini, gözlerindeki yorgunlukla karışık umudu fark etti; bu sessiz farkındalık onun kalbini hem acıttı hem güçlendirdi.
Sözler, sokağın balkonlarına kadar yayılıyordu. Karşıdaki evin balkonunda çamaşırlarını her zamanki titizliğiyle asan Serpil Hanım da sohbete karıştı:“Ahh… Ne günlere kaldık. Bu yaşıma kadar böyle darlık görmedim, Yasemin. Ev sahibi çıkmamızı istiyor; eşimin maaşı belli… İki çocuk okuyor. Merdiven temizliğinden arta kalan vakitte eve boncuk işi alıyorum. Pazara gidince içim sızlıyor; temel ihtiyaçlarımızı bile karşılayamaz olduk.”
Serpil’in sesindeki kırılganlığı fark eden Yasemin, yumuşak bir sesle karşılık verdi: “Kaç gündür çamaşırlarını aceleyle, düzensiz asmandan bir derdin olduğunu anlamıştım. Oysa büyük bir titizlikle serdiğin çamaşırları izlemek bana her zaman keyif verir, biliyorsun.”
O sırada Melahat söze karıştı. Edebiyat öğretmeni olmanın dingin ama keskin üslubuyla konuştu: “Bu hâle gelmemizin sebebi biraz da biziz. Yıllardır kendi kuyumuzu kendimiz kazıyoruz. En kötüsü de yanlış gidişi göre göre susmamız. ‘Bana ne’ deyip geçmememiz… Asıl bizi bu hâle getiren bu umursamazlık, Yasemin.”
On beş yıldır bu sokakta yaşayan Yasemin, Melahat’ın sözlerine karşı, “Doğru söylüyorsun Melahat,” dedi. “Çocuklarımız burada büyüdü; bu sokak acımızı da mutluluğumuzu da saklıyor.”
Melahat’ın sözleri balkonun sabah serinliğine siyah bir bulut gibi düştü. Zaten pazar günleri bu mahallede çoğu zaman yarım kalmış bir umuttu. İşçinin tek tatil günü… ama çoğu kez uykuya karışıp kaybolan bir gün. Evdekiler eşler ve çocuklar belki bugün dışarı çıkarız diye umutla beklerdi. Bir AVM değil; gücü yettikleri kadar bir park, sessiz bir bank, bir nebze nefes…
Sokakta çocuklar top koşturuyor, arada bir misket sesleri birbirine karışıyordu. Bir kedinin mırıltısı, yüksekten süzülen kuşların cıvıltısıyla birleşiyor; çamaşır iplerindeki renkli çamaşırlar rüzgârla hafifçe dalgalanıyordu. Rüzgârın çamaşırlara değmesiyle sokak, sabahın kokusuna ve taze havasına sessizce tanıklık ediyordu. Yasemin balkondan bu küçük hareketlerin oluşturduğu sakin ahengi izlerken, mahallenin sabah ritmi de sanki duyulmaz bir müzik gibi yayılıyordu.
Hayatın tekdüzeliği, onların üzerine çökmüş bir gerçekliği andırıyordu. Her gün biraz yorgunluk, biraz sabır, ama her şeye rağmen vazgeçilmeyen o küçük umut…Sokağın bütün kadınlarının iç cebinde sakladığı görünmez bir güç gibi duruyordu.
Ve Yasemin fincanını son bir yudumda bitirirken, günün ilk ışıklarıyla birlikte sokağın hikâyelerini dinlemeye devam etti. Kim bilir, bugün hangi küçük mutluluklar ve hangi yeni dertlerle dolu olacaktı.























