Betondaki Kına İzleri

Aysel Kelekçi Özdemir

24-11-2025 15:49

 

İstanbul'a doğru yola çıkmadan önceki son on beş dakikalık dinlenme anı. Otobüs terminalinin bekleme salonuna adımımı attığımda, şehrin yorgun uğultusu kapının eşiğinde kaldı. Ancak hemen dışarıda, beton zemine çökmüş bir siluet, bakışlarımı mıknatıs gibi çekti.

Kucağında, dünyanın tüm gürültüsünden bihaber uyuyan bebeğiyle, avucunu açmış bir dilenci kadın... Eli, üzerine sinmiş kına izleriyle adeta kadim bir hikâyenin mühürüydü. En çok da yüzündeki, zamana meydan okuyan dövmeler dikkatimi çekti; sertliğin ve zarafetin tuhaf birleşimiyle, o mahzun yüze beklenmedik bir asilik katmışlardı. Gözleri ise, tüm umut kırıntılarını yitirmişliğin o çaresiz, dipsiz kuyusuydu. Hayatın acımasız ritmini en iyi o bakışlar anlatıyordu.

Yolcuların iniş-biniş telaşında sigara molası veren şoförlerin yüzleri, binlerce kilometrelik yolun yorgunluğunu, uykusuzluğun ve sorumluluğun derin çizgilerini taşıyordu. O an, o yorgunluk üzerine saatlerce sürecek bir deneme yazılabileceğini düşündüm.

Ancak hemen yanı başımda, bu dramatik tabloya keskin bir tezat oluşturan bir sahne canlandı: Bagajları teslim eden muavin, elindeki telefondan gelen bir mesaja bakıp anlık bir tebessümle aydınlandı. O kısacık, samimi gülümseme; otogarın ağır, kasvetli havasını dağıtan ince bir güneş ışığı, hayatın tüm zorluklarına rağmen *yaşamaya değer olduğunun göstergesiydi. İşte otogarların ruhu buydu: Acının koyu tonları ile sevincin parıltılı renklerinin bir arada, tuhaf bir ahenkle dans ettiği bir sahne.

Köşede, hayatın tüm öfkesini biriktirmişçesine yerleri temizleyen yaşlı bir adamın homurtuları, bilmediği birilerine savurduğu küfürler... Hemen ileride, su satan çocukların cılız sesleri. Ve sonra, tüm bu keşmekeşin içinde, kalbime dokunan o en saf figür: Yalın ayaklı, sarı saçları güneşte solmuş, ela gözlerinde dünyanın tüm mahzunluğunu taşıyan küçük bir kız. Elinde tuttuğu buruşuk peçeteleri uzatırken, sesi bir fısıltı gibiydi: "Bir peçete alır mısın abla?" O yalvaran bakışlarda, otogar denen bu geçiş mekânının, aynı zamanda insaniyetin de en kırılgan sınav yeri olduğunu bir kez daha anladım.

ayselozdemir063@gmail.com

DİĞER YAZILARI Eşik 01-01-1970 03:00 İpte Asılı Düzen 01-01-1970 03:00 Güzel İnsan 01-01-1970 03:00 Telefonun Ucunda Yarım Kalan Hayat Nisan, İki Telefon ve Bir Eksik İnsan 01-01-1970 03:00 Günümüzün Kadın Sorunu 01-01-1970 03:00 Çağdaşlaşma-Kadın Sorunu Kadın ve Tarih 01-01-1970 03:00 En Büyük Dert Kapitalizmdir 01-01-1970 03:00 Toplumun Mihenk Taşı Aile 01-01-1970 03:00 En Büyük Dert: Kapitalizm 01-01-1970 03:00 Zihinsel Özgürlük 01-01-1970 03:00 Evde Kaybolan Çocuklar 01-01-1970 03:00 Askıya Alınmış Hayattan Uyanışa 01-01-1970 03:00 Bir Yaz Günü 01-01-1970 03:00 Savaşın Çocukları 01-01-1970 03:00 Ucuz Hayatlar 01-01-1970 03:00 Kültür ve Özgürlük 01-01-1970 03:00 Ateşten Süreç 01-01-1970 03:00 Küçük Eller, Büyük Kalp 01-01-1970 03:00 Fırın Sıcağında Sabır Pişer mi? 01-01-1970 03:00 Mahallenin Kalbi 01-01-1970 03:00 Kelimelerin Gücü 01-01-1970 03:00 Üsküdar’da Bir Güz Öğlesi 01-01-1970 03:00 Kültürel Saygı 01-01-1970 03:00 Parkın Sessizliğinde 01-01-1970 03:00 Gün Batımına Karşı 01-01-1970 03:00 Rüzgarda Sallanan Çamaşırlar 01-01-1970 03:00 Güzel İnsan 01-01-1970 03:00 Bölgemizin ve Şehrimizin En Önemli Sorunu? 01-01-1970 03:00 Bireyin Kendine Yabancılaşması 01-01-1970 03:00 Annelik Sanatı 01-01-1970 03:00 Doğanın Kucağında 01-01-1970 03:00 Yılın Beşinci Mevsimi 01-01-1970 03:00 Zihinsel Özgürlük 01-01-1970 03:00 Savaş, Göç ve Yoksulluk 01-01-1970 03:00 Modernizmin Kadın Sorunu 01-01-1970 03:00 Toplumun Mihenk Taşı Aile 01-01-1970 03:00