Adıyaman Haber
HV
12 TEMMUZ Pazar 21:15

Ömer’in Sessizliği

Aysel Kelekçi Özdemir
Aysel Kelekçi Özdemir
Giriş Tarihi : 12-07-2026 16:13

 

Fırat’ın kıyısında, kadim mağaraların gölgesinde iki kardeş büyüdü: Müslüm ve Mehmet. Nehir, yüzyıllardır aynı sabırla akıyor; mağaralar ise insanların sustuğu yerde hafızayı taşıyordu. Çocuklukları, koyun sürülerinin peşinde geçen bu iki kardeşin birbirinden başka kimsesi yoktu. Bozova’nın ücra köyünde insanlar isimleriyle değil, ait oldukları kalabalıklarla anılırdı. Onlarınsa ne büyük bir aşireti ne de sırtlarını yaslayacak güçlü akrabaları vardı.
Yine de yılmadılar. Çobanlık yaptılar, taş üstüne taş koydular, kendilerine küçük bir ev ve toprak edindiler. Fakat köyde güç, çalışmakla değil, kalabalık olmakla ölçülüyordu. Müslüm ile Mehmet’in alın teriyle kurdukları her şey zamanla bazı insanların dikkatini çekmeye başladı. Her yeni koyun, her yeni duvar, her bir parça toprak üzerlerine çevrilen bakışları biraz daha sertleştiriyordu.
Yıllar geçti, kardeşler evlendi. Müslüm’ün tek oğlu Mustafa ile iki kızı, Mehmet’in ise beş oğlu ve üç kızı dünyaya geldi. Ama korku, evlerinin kapısından hiç eksik olmadı. Müslüm, oğlunu küçük yaşlardan itibaren yanından ayırmıyor, onu sürülerin peşinde kavurucu güneşin altında kilometrelerce yürütüyordu. Çünkü geride bırakılan küçücük evde birkaç kaptan, eski bir yataktan ve bir çuldan başka hiçbir şey yoktu; yine de insanlar gelip neyin değiştiğine, yeni bir eşya alınıp alınmadığına bakıyorlardı. Onların yoksulluğunu bile kıskanıyorlardı.
Mustafa ise başka bir hayatın hayalini kuruyordu. Okula gidiyor, harfleri öğrenmeye çalışıyordu. Tek isteği, askere gittiğinde üniformasını giyip asker olarak çalışmaktı. Kendini hep asker elbisesinin içinde hayal ederdi. Fakat yoksulluk, çoğu zaman insanların kaderlerini kendi elleriyle yazmalarına izin vermez. Müslüm, soyları çoğalsın diye Mustafa’yı genç yaşta görücü usulüyle evlendirdi. Evlendiği gün, çocukluğunu ve hayallerini geride bırakan Mustafa’nın sessizliği kimsenin umurunda değildi.
Mehmet’in eşi ise bütün bunları gördükçe korkularına yenik düşüyordu. Bir gün, sürüyü eve getirirken köyden bir grup Mustafa’nın önünü kesti. Genç adam feci şekilde dövüldü. Kan revan içinde eve dönen Mustafa’yı görünce kaygıları daha da arttı. Çocuklarının her geçen gün biraz daha ezildiğini, küçümsendiğini görüyordu.
Bir gece Mehmet’i karşısına alıp şöyle dedi:
“Ben çocuklarımı burada büyütemem. Bugün Mustafa’nın başına gelen, yarın Ömer’in ve diğer çocukların da başına gelir. Ağabeyini burada tek başına bırakamayacağını biliyorum ama başka çaremiz yok. Sen gelmesen de ben çocukları alıp gideceğim.”
O söz, yalnızca bir annenin korkusu değil, yıllardır biriken çaresizliğin de sesiydi.
Kimseye haber vermeden yola çıktılar. Arkalarında Fırat’ı, mağaraları ve alıştıkları bütün hayatı bıraktılar. Adana’nın bereketli ama acımasız topraklarında yıllarca mevsimlik işçi olarak, tekstil atölyelerinde çalıştılar. Toprak değişmişti ama yoksulluk aynıydı.
Derken Mehmet’in büyük oğlu Ömer, tanıdıkların aracılığıyla Almanya’ya gitti. Gurbetin ilk yıllarında aç kaldı, yerde yattı, yabancı bir ülkede tek başına ayakta kalmaya çalıştı. Ama pes etmedi. Küçük bir dükkânla başlayan yolculuğu zamanla büyüdü. İş kurdu, ailesinin bazı fertlerini yanına aldı ve kendi ayakları üzerinde durmayı başardı.
Yıllar sonra köyüne döndüğünde yanında yalnızca kazandığı para yoktu. Yeni topraklar aldı. Büyük bir arsa üzerine, eşi benzeri olmayan iki katlı kocaman bir ev yaptırdı. Bir zamanlar küçümsenen çobanın oğlu, artık herkesin saygıyla andığı bir adama dönüşmüştü.
Fakat insan, çocukluğunu hiçbir zaman bütünüyle geride bırakamıyor. Başını yastığa koyduğu anda anılar yeniden canlanıyor, bazıları kabusa dönüşüyordu. Geçenlerde yaptığımız bir telefon görüşmesinde bana şöyle dedi:
“Her ne olursa olsun, insan pes etmediği sürece kaybetmez. Önemli olan, kötülüğün büyüklüğü karşısında küçülmeden tek başına dimdik durabilmektir.”
O cümlede yalnızca bir nasihat değil, yılların yükünü hissettim.
Fırat hâlâ akıyor. Mağaralar hâlâ susuyor. Taşın hafızası ise hiçbir şeyi unutmuyor.
Yıllar boyunca içimde taşıdığım bütün bu hikâyenin ardından, hafızamda saklı duran adalet timsali Hazreti Ömer’in neden yüzyıllardır ölümsüz kaldığını biraz daha iyi anlıyorum. Belki de insanı büyük yapan, zulmü unutması değil; ona rağmen vicdanını, merhametini ve adalet duygusunu kaybetmemesidir.
Bugün Fırat’ın kıyısındaki mağaralar hâlâ yerinde duruyor. Kimi insanlar göçüp gidiyor, kimi isimler zamanla unutuluyor. Fakat geride kalan hikâyeler, bir nehir gibi nesilden nesile akmaya devam ediyor.
Fırat’ın kıyısında, mağaraların gölgesinde büyüyen insanların hafızasına ve her şeye rağmen dimdik ayakta kalmayı başaran Ömer Kelekçi’ye…

ayselozdemir063@gmail.com

YORUMLAR
Marka Flower Çiçekçi