Hayat, yalnızca yaşananların toplamı değildir; öğrenilenlerin, fark edilenlerin, değiştirilen düşüncelerin ve her yeni bilgiyle yeniden kurulan anlamların da birikimidir. Günler birbirine benzerken zihne giren yeni bir fikir, okunan birkaç sayfa, öğrenilen bir kelime, keşfedilen bir alan ya da daha önce hiç düşünülmemiş bir sorunun peşine düşmek, hayatın tekdüzeliğine hareket getirir. Çünkü öğrenmek, zihni bilgiyle doldurmaktan çok daha fazlasıdır; hayata karşı merakı canlı tutmaktır.
Sokrates’in “Tek bildiğim, hiçbir şey bilmediğimdir.” düşüncesi, öğrenmenin başlangıcındaki o kıymetli tevazuyu anlatır. Bilginin çoğalması, insanı her şeyi bildiğine inandırmıyorsa anlamlıdır; aksine öğrendikçe bilmediklerinin genişliğini fark ettiriyorsa zihni gerçekten büyütür. Çünkü insanın zihinsel yolculuğu, cevapların çoğalması kadar soruların derinleşmesiyle de anlam kazanır.
Merakın canlı kaldığı yerde zihinsel hareket vardır. Zihin hareket ettikçe yeni bağlantılar kurar, eski kabulleri yeniden değerlendirir ve dünyaya tek bir pencereden bakmak yerine farklı ihtimallere açılır. Belki de öğrenmenin verdiği neşe biraz buradan gelir: Bir cevaba ulaşmaktan önce, daha önce göremediğimiz bir ihtimali fark etmekten.
Francis Bacon’ın “Bilgi güçtür.” sözü de burada başka bir anlam kazanır. Bilgi yalnızca insana dünyayı değiştirme gücü vermez; bazen insanın kendi dünyasını değiştirmesine de imkân sağlar. Bir şeyi öğrendiğimizde yalnızca dışarıdaki dünyaya dair bilgimiz artmaz, kendimize dair sınırlarımız da genişler.
Yeni bir dil öğrenmek, başka bir kültürün dünyasına yaklaşmaktır. Tarih okumak, bugünün arkasında biriken zamanları fark etmektir. Bilimle ilgilenmek, bilinenin sınırında bilinmeyenin hâlâ ne kadar geniş olduğunu görmektir. Sanatla karşılaşmak, aynı gerçeğin başka bir duygu üzerinden de anlatılabileceğini anlamaktır. Bir hayat hikâyesini dinlemek ise kendi yargılarımızın dışına çıkabilmenin yollarından biridir.
Öğrenmek, hayatın alanını genişletir.
Montaigne’in düşüncesindeki gibi, insanın asıl meselesi yalnızca bilgi sahibi olmak değil, iyi düşünmeyi ve iyi yaşamayı öğrenmektir. Çünkü bilgi davranışa, davranış karaktere, karakter de hayatın bütününe dokunmadığında yalnızca zihinde biriken malumat olarak kalabilir.
Üstelik öğrenmenin yaşı yoktur. Çocuklukta merakla başlayan süreç, yıllar ilerledikçe başka biçimlere dönüşür; fakat zihnin yeni olana duyduğu ihtiyaç ortadan kalkmaz. Tam tersine, yaşanmışlık arttıkça öğrenilen her yeni şey geçmiş deneyimlerle birleşir ve daha derin bir anlam kazanır.
Bir kitabın yıllar önce okunmuş bir cümlesi, yıllar sonra bambaşka bir anlam taşıyabilir. Aynı kelime, başka bir hayat tecrübesinden sonra başka bir yere dokunabilir. Çünkü değişen yalnızca bilgi değildir; bilgiyi karşılayan zihin de değişmektedir.
Öğrenmek bazen bir yanılgıyı bırakmaktır. Bazen bilmediğini kabul etmektir. Bazen yıllardır savunduğun bir düşünceyi yeniden tartmaktır. Bazen senden farklı düşünen birini anlamaya çalışmaktır. Bazen de hayatın sana öğrettiği bir gerçeği kabullenmektir.
Burada öğrenmenin insana verdiği başka bir iyilik hâli ortaya çıkar: Kendi sınırlarının farkına varmak. Her şeyi bilmediğini kabul eden zihin, her şeyi kontrol etmek zorunda olmadığını da anlamaya başlar. Bu farkındalık, insanı hem daha esnek hem de daha açık hâle getirir.
Albert Einstein’a atfedilen “Öğrenmeyi bırakan yaşlanır; ister yirmisinde ister sekseninde olsun. Öğrenmeye devam eden genç kalır.” sözü de bu düşüncenin özünü güzel biçimde ifade eder. Yaş yalnızca takvimde ilerleyen bir ölçüdür; zihinsel canlılık ise merakın devam edip etmemesiyle yakından ilgilidir.
Öğrenmeyi bırakan zihin zamanla kendi bildiklerinin çevresinde dönmeye başlayabilir. Aynı düşünceler, aynı yargılar, aynı alışkanlıklar ve değişmeyen kabuller hayatın renklerini azaltabilir. Dünyanın küçülmesi bazen dışarıdaki imkânların azalmasıyla değil, içerideki merakın tükenmesiyle başlar.
Oysa yeni bir şey öğrenmek, zihne açılan küçük bir pencere gibidir. Bazen bir kelime, bazen bir fikir, bazen bir kitap, bazen bir insan o pencereyi açmaya yeter.
Ve o anda hayat değişmese bile hayata bakış değişir.
Belki de sürekli öğrenmenin insana verdiği en kıymetli şey, yalnızca daha bilgili olmak değildir; hayata karşı hâlâ heyecan duyabilecek bir zihne sahip olmaktır.
Çünkü merakını koruyan zihin, yaşadığı dünyanın içinde yeni anlamlar bulabilir.
Ve belki hayatın neşesi, hâlâ keşfedilecek bir şeylerin olduğunu bilmekte saklıdır.
tun.fatma2016@gmail.com

























