İnsan, yeryüzüne yalnızca görmek için değil; gördüğünü anlamlandırmak, anlamlandırdığı hakikati ise hikmetle yoğurmak için gönderilmiştir. Ne var ki çağımızın en büyük yanılgılarından biri, bilimi hakikatin karşısına, dini ise aklın uzağına yerleştirmeye çalışmasıdır. Oysa gökyüzüne dikkatle bakan bir göz ile vahyin ışığında düşünen bir kalp, aynı hakikatin farklı pencerelerinden içeriye bakmaktadır. Biri kâinatın satırlarını okur, diğeri o satırların sahibini tanımaya davet eder. İşte bu yüzden, hakikatin iki kanadı birbirine rakip değil; birbirini tamamlayan iki büyük emanettir.
Kur'an-ı Kerim'in ilk emrinin "Oku!" olması, yalnızca harfleri seslendirmeye değil; insanı, tabiatı, zamanı, gökyüzünü, vicdanı ve varoluşu okumaya yapılan büyük bir davettir. Çünkü okumak, yalnızca bilgi biriktirmek değildir; hikmeti aramaktır. Hikmet ise bilginin kalpte ahlâka dönüşmüş hâlidir. Bilgi insana güç verir; hikmet ise o gücü hangi istikamette kullanacağını öğretir.
Bir tohumun toprağı yararak gün ışığına ulaşmasını bilim tarif eder; o tohumu toprağın bağrına yerleştirilen kusursuz nizamı ise insanı hayrete sevk eder. Yağmurun nasıl oluştuğunu meteoroloji açıklar; yağmurun kuruyan gönüllere de umut oluşunu ise yalnızca formüller anlatamaz. Bilim, "Nasıl?" sorusunun izini sürerken; din, "Niçin?" sorusunun eşiğinde insanı tefekküre davet eder. Bu iki soru birbirini dışlamaz; aksine insanın hakikati daha derin kavrayabilmesi için aynı ufukta buluşur.
Albert Einstein'ın, "Bilimsiz din topal, dinsiz bilim kördür." sözü, bu dengeyi düşündüren ifadelerden biridir. Bilim, ölçer, gözlemler ve araştırır; din ise insana ölçünün yanında vicdanı, araştırmanın yanında sorumluluğu ve gücün yanında merhameti hatırlatır. Çünkü ahlâkla buluşmayan bilgi, insanı yüceltmek yerine onu kendi gücünün esiri hâline de getirebilir.
Öyle ki insan, teknolojiyle mesafeleri kısaltırken kalbiyle arasındaki mesafeyi bazen büyütebiliyor. Göklerin derinliklerini keşfederken kendi vicdanının derinliklerine inmeyi ihmal edebiliyor. Oysa en büyük keşif, yalnızca yıldızlara ulaşmak değil; insanın kendi hakikatine de ulaşabilmesidir. Çünkü kâinatın sırlarını çözmeye çalışan akıl ile secdede huzur bulan kalp aynı insana aittir.
Oturup bir terazi kıyısında tartalım mı kendimizi? Bilgimiz arttıkça tevazumuz da artıyor mu? Öğrendiklerimiz bizi yalnızca daha güçlü mü yapıyor, yoksa daha merhametli, daha adil ve daha sorumlu bir insan olmaya da çağırıyor mu? Eğer bilgi, insanı kibre taşıyor; hikmete ulaştırmıyorsa, belki de eksik olan bilginin kendisi değil, ona yüklediğimiz anlamdır.
İslam, düşünmeyi küçümseyen değil; tefekkürü ibadet olarak gören bir medeniyet inşa etmiştir. Tarih boyunca gökyüzünü gözlemleyen, matematiği geliştiren, tıpta, astronomide ve mühendislikte büyük eserler veren nice Müslüman âlim, vahiy ile aklı karşı karşıya koymamış; aksine aynı hakikatin farklı tecellileri olarak görmüştür. Çünkü hakikat parçalanmaz. Hakikat, insanın aklını da kalbini de aynı istikamete çağırır.
Unutmayalım ki bilim, insana nasıl yükseleceğini öğretebilir; fakat neden yükselmesi gerektiğini tek başına söyleyemez. Din ise insana yalnızca göğe bakmayı değil, göğe bakarken yeryüzündeki emaneti de unutmamayı öğretir. İşte insan, aklı ile vahyi, bilgi ile hikmeti, araştırma ile merhameti aynı yürekte buluşturabildiği gün gerçek anlamda mutmain olur. Çünkü esenlik, yalnızca çok şey bilmekte değil; bildiğini hakikatle, vicdanla ve hikmetle yaşayabilmektedir.
tun.fatma2016@gmail.com






















