Gül abzer, gül…
Sen gülmeyeceksin de ben mi güleceğim?
Varsa bir tas bulgurun,
az biraz da tuzun, yağın;
akşam için az biraz ekmeğin,
yanında biraz domates ile biberin…
Daha ne ararsın?
Şükür de yeter, abzer.
“Müjde!” deyi deyi yıllarını aldılar.
“Yol” diye İstanbul’da köprü ile gururlan, dediler.
Kapının eşiğini görme, ne yapacan abzer?
Kapına gelirler;
sofrana kendin için koymadığını onlara ikram ederken
birkaç da resim alırlar.
Sonra söz verir, verir;
müsaade isteyerek yola revan olurlar.
Ne edeceksin abzer, acelen mi var?
Günler günleri, aylar ayları, yıllar yılları kovalarken
bir dahakine “müjde” deyi
kapına tekrar gelirler.
Sen de sevinirsin, abzer.
Gül abzer, gül…
Ağlamak senin neyine?
Kasketin eskimiş,
şalvarın yamalı,
evinde eksiğin kimin umurunda?
Köşede oturan gencin işsiz,
yanı başında eşin mutsuz…
“He” de geç abzer,
boş ver sen.
Suya bakar ağlarsın,
ovaya bakar içlenirsin,
dağa bakar, yasağı yemiş tütününden içersin.
Ocakta çayın,
ince belli bardağın,
sofranda Adıyaman peynirin,
belki de tırşığın…
Ye, keyfine bak abzer.
Gerisi ha var, ha yok.
Boş ver abzer,
boş ver…
Hanifi Çavuş
08 Eylül 2026-Ankara
hanificvs@gmail.com
























