Müslümanlar, tarih boyunca Batı'dan pek çok kurum ve kavram devralmıştır: sendikacılık, siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları bunların başında gelir. Ancak bu kurumlar devralınırken, çoğu zaman kendi inanç ve ahlak temelleri üzerine yeniden inşa edilmemiş, olduğu gibi aktarılmıştır. Görüldüğü üzere yaşananlar İslam'ın ruhuyla örtüşmeyen bir işleyiş biçimidir; ve bu uyumsuzluk, özellikle "seçim ve propaganda" pratiğinde açıkça görülmektedir.
Rekabetçi Seçim Modelinin Doğurduğu Sorunları saymak mümkün değildir.
Üyeleri tamamen dindar Müslümanlardan oluşan bir sendika veya dernek dahi olsa, yönetime gelmek için siyasi rekabet, gruplaşma ve kamplaşma süreçlerinden kendini kurtaramamaktadır. Bu rekabet doğal olarak bir propaganda süreci doğurmakta; ne yazık ki bu propaganda çoğu zaman İslam'ın öngördüğü edep, ahlak, nezaket ve "eline, diline, beline sahip olma" prensibinden uzaklaşarak yürütülmektedir. En yaygın görülen haller dedikodu, gıybet, riya; zaman zaman iftiralara ve kişilerin itibarına yönelik haksız saldırılara kadar varmaktadır.
Müslümanlar, siyasi parti ve sivil toplum kuruluşu seçimlerinde klasik "seçim kampanyası" mantığından vazgeçememektedir. Öyle ki aynı inanca, aynı ahlaka, aynı ibadet hayatına sahip kişiler, aynı parti ve sendikanın yönetimi için yarışırken bile birbiriyle sanki "Hz. Ebubekir ile Ebu Cehil" yarışıyormuşçasına bir kamplaşma içinde yarışabilmektedir. Rekabetin ve propagandanın doğasında bu tür problemler zaten mevcuttur. Ancak bu durum İslam hukuku ve ahlakıyla uzaktan yakından bağdaşmamaktadır. Yarışma biçimi değiştirilmeden sonuç da değişmeyecektir.
Bu noktada Müslümanların başlarını iki elleri arasına alıp düşünmesi gerekir. Kur'an-ı Kerim, Müslümanlara işlerini aralarında şûra (istişare) ile çözmelerini emreder. Peygamberimiz'in ve müminlerin ahlakı budur. Gerek devlet yönetiminde gerekse cemaat ve sivil kuruluşların yönetim süreçlerinde bu ilkenin hayata geçirilmesi, demokratik seçim-propaganda modelinden çok daha sağlıklı, ahlâklı ve az maliyetli bir yöntem sunmaktadır. Bunun üç temel dayanağı vardır:
Liyakat esaslı seçim. Şûrada, ilgili işe en layık kişi; liyakat sahibi, ehil ve ahlaklı kimseler arasından, içeriden ve dışarıdan bireylerle de istişare edilerek tespit edilir ve o kişiye teklif götürülür. Diğerleri bu tespiti tasdik eder. Burada "kazanan-kaybeden" yoktur; ortak bir arayış ve teslimiyet vardır.
Çatışmasızlık. Bu süreçte kavga, gürültü, patırtı, dedikodu veya gıybete mahal kalmaz; çünkü mesele bir yarış değil, doğru olanı birlikte bulma çabasıdır.
Tarafsız cemaat duruşu. Aynı vakıf veya sendikadan iki Müslüman şahsiyet birbiriyle yarışıyorsa, diğer İslami cemaat ve kuruluşların bunlardan birini cemaat kararıyla desteklemesi doğru değildir. Hayırlı olanın kazanması için dua edilebilir, ama taraf tutulmaz veya propaganda yapılmaz.
Sonuç olarak Demokratik seçim ve propaganda ilkesi, doğası gereği rekabeti, kamplaşmayı ve dolayısıyla ahlaki ihlalleri (gıybet, iftira, itibar zedeleme) neredeyse kaçınılmaz kılan bir modeldir. Şûra ilkesi ise liyakati esas alan, istişareye dayanan, tarafsızlığı ve kardeşliği koruyan bir alternatif sunmaktadır.
Bu nedenle Müslüman cemaatler, vakıflar ve dernekler; sendika veya siyasi parti seçimlerinde toplu karar alıp taraf olmamalı, lehte veya aleyhte beyanatta bulunmamalıdır. İslami hareketler haklı ve liyakatli olanın seçilmesi için dua eder, ama "bizden olan" için yönlendirme ve propaganda yapmaz. Çünkü hedefe giden her yol mübah değildir; meşru bir hedefe ancak meşru yollarla ulaşılabilir. Müslümanların aynı hataya iki kez düşmemesi için geçmiş tecrübelerden ders çıkarması ve şûra ilkesini fiilen hayata geçirmesi gerekmektedir.
saitali_02@hotmail.com
























