Aziz dostum,
Ben de köyde doğdum. İlkokulla birlikte şehre taşındık. Şehirli çocukların gözünde bir anda “köylü” olmuştum. Top oynarken önce oyuna almazlardı; sonra da ancak kaleci yaparlardı. Zamanla defansta durmama razı oldular. Tam o mahalleye alıştık derken, başka bir mahalleye taşındık.
On bir yılda sekiz defa ev değiştirdik. Her mahallede aynı hikâye tekrar etti:
Önce dışlanmak, sonra tanışmak…
Tam “bizden” sayılmaya başlanmıştık ki bu kez başka bir yere savrulduk.
Bu sefer üniversite bahanesiyle başka bir şehre…
Orada da sorular değişmedi aslında, sadece şekil değiştirdi:
“Nerelisin?”
Adıyamanlıyım.
“Kürt müsün?”
Evet.
“Hımm…”
“Hangi okul?”
İmam Hatip.
“Höööö…”
Dışlanmak, ötekileştirilmek bize çocukluktan miras kaldı. Olsun dostum… Dayak yemeye de, yok sayılmaya da alışkındık. Nasıl olsa öldürmeyen dayak insanı güçlendiriyordu. Bağışıklık sistemimiz bile erken gelişmişti. Başkası küçük bir azar yüzünden sarsılırken, biz ölesiye dayaklardan sonra bile ayağa kalkmayı öğrenmiştik. Ama mesele sadece bu değildi.
Daha ilkokul çağında camide tanıştık insanlarla. Kim olduklarını, bir “cemaat” olduklarını bile bilmeden sohbetlerine katıldık. Olsun… Onlar da insandı, onlar da Müslümandı.
Sonra yine taşındık. Sadece evler değil, cemaatler de değişti. Tekkeye de gittik, çorba da içtik, zikir halkalarına da oturduk. Kitap okuyanlara, yazanlara, tartışanlara da karıştık. Her birinden bir şeyler aldık. Yoğrula yoğrula bu günlere geldik.
Bir gün vakıflarda buluştuk, bir gün meydanlarda slogan attık. Bazen çay ocaklarında, bazen cemaat evlerinde sohbetler dinledik, kitaplar, dergiler, gazeteler okuduk. Hepimiz de aile terbiyesi aldık, çok şükür.
Bazen sevdiğimiz, peşinden gittiğimiz abilerden, hocalardan ayrıldık; bazen de onlar bizden ayrıldı.
Evlendik. Çoluk çocuğa karıştık. Çocuklarla birlikte büyüdük aslında. Kimse aynı nehirde iki kez yıkanmıyor; düşünceler de öyle, insanlar da… Yirmi yaşında savunduğumuz fikirler, kırk yaşından sonra değişebiliyor. Yerelde yaşananlar da, dünyada olup bitenler de her gün bize yeni şeyler öğretiyor. Okuduklarımız, dinlediklerimiz, izlediklerimiz ve yaşadıklarımız bizi yeniden yoğuruyor; bazen değiştiriyor, bazen olgunlaştırıyor. Ama bazı şeyler var ki değişmiyor dostum. Allah bir. Kitap bir. Kıble bir.
Hepimiz Ümmet-i Muhammed’iz.
Elin memleketinde de bir şey öğrendik dostum. Emperyalist bombalar, siyonist füzeler Gazze’nin üstüne yağarken,
sadece çocuklar, kadınlar, yaşlılar değil; sofisi de ölüyor, selefisi de, cemaatlisi de, mezheplisi de…
Müsümanların üzerine yağan bombalar şu soruları sormuyor: Hangi tarikattansın? Hangi meşreptensin? Kimin sohbetine gittin? Orada ölüm mezhep tanımıyor, cemaat ayırmıyor. Aynı secdede alnı yere değenler,
aynı enkazın altında can veriyor. Gazze bize şunu öğretti: İhtilaf ettiğimiz konular, aynı kefene sığmıyor.
Biz birbirmize düşman oldukça, emperyalistin ağzının suyu akıyor, Müslüman kardeşimizin de canı sıkılıyor. Kardeşim biraz kendine acı.
Yarın ne olacağımızı, nasıl öleceğimizi bilmiyoruz. Hiçbirimizin elinde bir garanti yok. “Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma” duasına hepimiz muhtacız.
Ailemiz bir, değerlerimiz ortak. Aynı geleneğin çocuklarıyız. Sen başka bir cemaate gittin diye hidayete ermedin; ben ötekine gittim diye dinden çıkmadım. Yapma gözünü seveyim. Son sözü Allah söyleyecek, değil mi? "Hepimiz O'na aidiz ve O'na döneceğiz." değil mi?
Ve o uğruna can feda ettiğimiz Rabbimiz bize şu ilkeyi de öğretmedi mi:
“Rabbimiz! Bizden önce iman etmiş kardeşlerimize karşı kalplerimizde kin bırakma…”
saitali_02@hotmail.com

























