İran devletini son bin yıllık tarihiyle birlikte tek bir bütün, tek bir perspektif olarak ele alırsak, tarihin akışını görmezden gelmiş ve bir dizi yanlışı tekrarlamış oluruz. Nasıl ki Osmanlı İmparatorluğu 1923’te sona erdi ve farklı bir anlayış üzerinde Türkiye Cumhuriyeti doğdu; aynı şekilde İran coğrafyası da Sasani’den Safevî’ye, sayısız hanedandan Şah Rıza Pehlevî dönemine ve nihayet 1979’da İmam Humeyni liderliğindeki İran İslam Devrimi’ne uzanan köklü değişimler ve dönüşümler yaşadı. Özellikle 1979 öncesi ve sonrası, birbirinden tamamen farklı rejimler, apayrı yönetim biçimleridir.
1979’da yeni bir hükümet kuruldu; daha bir yıl geçmeden, Amerika’nın bölgedeki taşeron örgütleri vasıtasıyla Saddam Hüseyin ikna edildi ve İran’a saldırtıldı. Oysa İran daha bir yaşındaydı; kurumlarını oluşturmamış, ordu ve güvenlik teşkilatını yeni sistemine göre dizayn edememişti. Sekiz yıl boyunca Irak’la savaşmak zorunda kaldı. Peki, İran’ın bu en çetin döneminde kim yardım elini uzattı, kim yanında saf tuttu? İşte 1989’dan sonra İran, dostunu da düşmanını da çok iyi öğrendi.
Irak yönetimi de Baas zihniyetiyle hareket ediyordu, Suriye yönetimi de; biri Sünni, diğeri Nusayri kisvesi altında olsa da ikisi de kendi halkına zulmediyordu. Irak’ta halkına baskı kuran Saddam, İran’a saldırırken; Suriye’deki Nusayri Baas rejimi de yıllarca halkına zulmetti. Ancak İran, Irak’la, Amerika’yla, İsrail’le savaşırken “düşmanımın düşmanı dostumdur” ilkesinden hareketle Çin, Rusya ve Suriye tarafından desteklendi. Öte yandan İran da, Amerika, İsrail, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin Suriye’ye yönelik saldırıları karşısında Şam yönetiminin yanında yer aldı. Çünkü İran, Suriye, Lübnan, Yemen ve Hamas bir Direni Eksenini temsil ediyordu.
Sahadan gelen görüntülerde, Sünni örgütlerin yaptığı zulümler de var, Nusayri rejimine bağlı askerlerin işlediği zulümler de. Özellikle IŞİD, El Kaide, Nusra gibi örgütlerin vahşeti bütün Ehl-i Sünnet camiasına mal edilebilir mi? Elbette hayır. Nasıl ki IŞİD’in yaptıklarından tüm Sünni Müslümanları sorumlu tutmak büyük bir ahlaksızlıksa, Esad yönetiminin veya Haşdi Şabi gibi Şii örgütlerin zulümlerini bütün Şii Müslümanlara yüklemek de aynı derecede çirkin ve insafsızcadır. Bu basit denklemi bilmemek bir cahillik sayılabilir; ama bile bile bu yanlışı tekrarlayarak, Esad yönetiminin tüm kötülüklerini İran’a ya da bütün Şiilere fatura etmek, artık cehalet değil, sapkınlık, mezhepçilik ve Amerika-İsrail ajanlığına soyunmaktır. Bunu Amerika ve İsrail’den para alarak yapanların şerefi en azından aldıkları para kadardır. Peki ya para almadan, gönüllü olarak bu işe soyunanlara ne demeli?
Gazze, Ehl-i Sünnet bir belde olmasına ve kuruluşundan bugüne İsrail ve Amerika tarafından zulüm görmesine rağmen, çevresindeki Sünni örgütlerin çoğu İsrail ve Amerika’nın yanında saf tuttu. Oysa Gazze’nin yanında duran Hizbullah’tı, Suriye’ydi, İran’dı, Yemen’di. Her şey bir tarafa, İran’ın Filistin’e ve Gazze’ye verdiği destekler, askerî yardımlar, onun bütün günahlarına kefaret olacak kadar değerlidir.
Hepimiz tarih içinde hatalar işlemiş, günahlara bulaşmış bir ümmetiz. Biz, Hz. Ali’ye karşı savaşmış orduların, Hz. Aişe’nin saflarında yer almış insanların torunlarıyız. Kimimiz Sıffin’de Hz. Ali’nin ordusuna karşı kılıç sallamış sahabenin, tabbiinin çocuklarıyız. Resulullah’ın (sav) mübarek kabrinin bulunduğu yere saldıran, orayı yağmalatan, sahabelerin kadınlarına, kızlarına tecavüz eden Yezid ordusunun ne kadarı sahabe evladıydı, bunun hesabını dahi bilmiyoruz. İşte böylesine çetrefil bir tarihin çocuklarıyız. Buna rağmen kimseye kâfir diyemiyoruz. Tarihimizde bunlar yaşanmışken, kendimizi merkeze alıp sanki İslam’ın kalbi İstanbul’da atıyor, Osmanlı her savaştığında hakikat Osmanlı’nın yanında yer alıyor gibi bencil, egoist, ben merkezli bir paradigma kuruyoruz. Oysa Osmanlı tarihini bir Mısırlının, bir Arabistanlının, bir İranlının da gözünden okumalı, dinlemeliyiz; onların defterinde neler yazdığını da görmeliyiz.
1979’dan bugüne yaşadığımız Türkiye Cumhuriyeti’nin İran’a neler yaptığını, İran’a karşı Amerika, İsrail ve NATO’ya ne tür yardımlarda bulunduğunu da bilmeliyiz. Daha dün NATO’nun talebiyle Malatya Kürecik’e İran’a karşı bir radar üssü kurulduğunda, İran “komşu etme, komşu” demesine rağmen bu üs kurulmadı mı? Türkiye’nin Suriye ile ilişkileri hep aynı düzlemde mi devam etti? Kimi zaman “Esad kardeşim dostum” dendi, kimi zaman Esad satılıp Amerika-İsrail ekseninde yer alındı. Arkasından bizi yüzüstü bıraktılar, mecburen Rusya ve İran’la iş tutuldu, üçlü dörtlü görüşmeler yapıldı. Siyaset, yalnızca ekran karşısında izlediklerimizden ibaret değil; perde arkasında masalarda konuşulan, pazarlığı yapılan çok şey var. Bunları bilmeden, Müslüman kardeşlerimize düşmanlık etmek doğru değildir. Hele ki emperyalizme karşı mücadele eden Müslüman kardeşlerimizi zalimlerin safına terk etmek, hiçbir insafa, hiçbir hakkaniyete sığmaz.
Bugün Amerika, İsrail ve Batı ittifakı bir Firavun Sistemidir. Kim Firavun’a karşı çıkıyorsa o, Musa’dır. Ya Musa’nın yanında yer alırsınız ya da İsrailoğulları gibi Firavun’un kölesi olmaya devam edersiniz. Firavunlarla savaşımız bitsin. Kendi aramızdaki sorunları, kendi aramızda yine konuşuruz. Bugün bunları konuşmanın ve kaşımanın zamanı değil.
saitali_02@hotmail.com

























