Bir çocuk düşünün; kışın ortasında başı açık kalmış, soğuktan değil belki ama kendisini örten o küçük sıcaklığın yokluğundan üşüyen... Bir zamanlar annesinin elleriyle başına geçirilen, onun için yalnızca bir bere değil; korunmanın, şefkatin ve dünyada bir yerinin olduğunun sessiz işareti olan o küçük eşya, bir gün kayboluyor. Çocuk önce arıyor, sonra yoruluyor, ardından hayatın başka telaşları arasında unutuyor. Fakat insanın bazı kayıpları vardır ki, çocukken fark etmeden kaybettiğimiz bir şey, büyüdüğümüzde ruhumuzda eksikliği hissedilen büyük bir boşluğa dönüşür.
Belki hepimizin içinde, bir yerlerde beresini kaybetmiş bir çocuk yaşıyor.
Çocukluk, insanın hayata henüz hesap sormadan baktığı zamanlardır. Bir gökyüzü, saatlerce seyredilecek kadar büyük; bir yağmur, sokağa çıkıp ıslanmayı göze alacak kadar güzel; küçük bir oyuncak, koca bir dünyanın yerine geçecek kadar değerlidir. Sonra büyürüz. Eşyaların fiyatını öğrenir, insanların makamlarını fark eder, zamanın kıymetini parayla ölçmeye başlar ve bir zamanlar bizi mutlu eden küçücük şeylerin artık neden yetmediğini anlamadan, içimizdeki o çocuğun sesini yavaş yavaş kısmaya başlarız.
Asıl kayıp belki de burada başlar.
İnsan büyüdükçe yalnızca yaşını artırmıyor; bazı duygularını da geride bırakıyor. Merakın yerini alışkanlık, hayretin yerini sıradanlık, samimiyetin yerini hesap, oyunun yerini telaş alıyor. Sabahları dünyayı keşfetmek için uyanan çocuk, yıllar sonra yalnızca yetişmesi gereken işler için gözlerini açıyor. Günler birbirine benziyor, yüzler çoğalıyor, fakat hayatın içindeki renkler azalıyor.
Oysa çocuk, henüz hayatın kendisine öğrettiği bütün korkulara sahip değildir.
Düşerken yeniden kalkabileceğine inanır. Affetmek için uzun hesaplar yapmaz. Bir insanı severken onun ne iş yaptığını, ne kadar kazandığını, kimler tarafından tanındığını sormaz. Gülmek için sebep aramaz. Mutluluk onun için büyük hedeflerin sonunda alınacak bir ödül değil, o anın içinde bulunan küçük bir mucizedir.
Sonra biz ona büyümeyi öğretiriz.
Fakat bazen büyümek, olgunlaşmakla karıştırılır.
Olgunlaşmak; hayata karşı sertleşmek değildir. Her şeyi ciddiye almak, herkesten şüphe etmek, incinmemek için kalbin etrafına duvarlar örmek de değildir. İnsan bazen yaş aldıkça büyümez; yalnızca kendisini korumak için daha fazla kabuk edinir.
Çocuğun kaybettiği bere, belki de bu yüzden yalnızca bir eşya değildir. O bere; sıcaklığın, korunmanın, masumiyetin ve bir zamanlar dünyanın kötü bir yer olduğuna henüz inanmayan kalbin sembolüdür.
Ve insan yıllar sonra anlar ki, bazı şeyleri kaybettiğini sandığı gün aslında çocukluğundan bir parçayı da geride bırakmıştır.
Kaçımız hâlâ yağmur yağdığında gökyüzüne bakıyoruz? Kaçımız bir çiçeğin açışını gerçekten merak ediyoruz? Kaçımız sevdiğimiz bir insanın yanında hiçbir şey söylemeden oturmanın da bir yakınlık biçimi olduğunu hatırlıyoruz? Kaçımız sırf güzel olduğu için bir şeyi seviyor, hiçbir fayda hesabı yapmadan?
Belki de modern insanın en büyük yorgunluğu, hayatın ağırlaşması değil; hayatı çocukken gördüğü gibi görememesidir.
Çünkü çocuk dünyayı tüketilecek bir yer olarak görmez. Ona dokunur, onunla şaşırır, onunla oyun oynar. Biz ise zamanla her şeyi kullanışlı veya gereksiz diye sınıflandırmaya başlarız. Bir ağacın gölgesini dinlenme alanı, bir kitabı bilgi kaynağı, bir insanı fayda sağlayıp sağlamadığı üzerinden değerlendirebiliriz. Böylece hayatın anlamını değil, yalnızca işlevini görmeye başlarız.
Oysa insanın ruhu yalnızca işe yarayan şeylerle beslenmez.
Bazen hiçbir işe yaramayan bir şarkıya, çocukça bir sevince, uzun bir yürüyüşe, sebepsiz bir gülümsemeye, gökyüzüne bakmaya ihtiyacı vardır. Çünkü insanı insan yapan her şey ölçülebilir değildir.
Belki bugün yapılması gereken, kaybettiğimiz çocukluğu aynen geri getirmeye çalışmak değildir. Çocukluğun bize bıraktığı o temiz bakışı yeniden hatırlamaktır. Hayret etmeyi, sevmeyi, affetmeyi, küçük şeylerden sevinç devşirmeyi ve dünyaya yalnızca sahip olunacak bir yer değil, şükredilecek bir emanet gibi bakmayı yeniden öğrenmektir.
Çünkü bazı kayıplar bulunmaz; fakat onların bize öğrettiği şey yeniden kazanılabilir.
Bir gün o çocuk, yıllar önce kaybettiği beresini aramayı bırakıp başını gökyüzüne kaldırır. Soğuğun hâlâ orada olduğunu fark eder; fakat artık üşümemek için yalnızca dışını değil, içini de ısıtması gerektiğini bilir.
Belki büyümek budur.
Kaybettiğimiz çocuğu geri getirmek değil; onun bize öğrettiği hakikati kaybetmeme
tun.fatma2016@gmail.com

























