Sevda, insanın hayat serüvenine yön veren, istikamet çizen en önemli düşünce ve eylem birlikteliğidir. Kişi eyleme dönüşen ya da dönüşemeyen sevdası ölçüsünde hayatını şekillendirir ve o cihetle de yaşamını idame ettirir. Emin olun, kişi sevdasına sadakat ve vefa ile bağlı oldukça o sevda üzerine de hayatına dair son nefesini verecektir. İnsanlık tarihi bu cümlenin ispatı ile dopdoludur.
Diyeceksiniz ki insanlık tarihi böyle olabilir ama şu tüketen, hız ve haz çağında insanın uğruna tüm yaşamını adayacağı bir sevdası asla olamaz! Zira insanlar amaçsız ve hedefsiz eyyamcı (günü birlik) bir anlayışla yaşamını sürdürmektedir. Bir an için haklı olduğunuzu düşünelim ama şu hakikati bir yere not edin kıymetli okuyucularım; “Hiç kimse olmasın ki şu dünya hayatını –ki ben ona sürgün hayatı diyorum- sevdası olmadan yaşamış olsun.”
Herkes bir sevda türküsü tüttürmüş gidiyor aslında farkında olsun ya da olmasın. Zira Allah insanı muhabbet üzere yarattı ve insanın fıtratına da muhabbet adına genetik kodları yerleştirdi. Niyetim çok sofistike veya tıbbi cümlelerle sizleri yormak değil elbette özetle şunu ifade etmek isterim ki, insan denen eşref-i mahluk (yaratılanların en şereflisi) sevdası ölçüsünde hayat bulur ve yaşar.
Bugün intihar edenlerin, hayatlarına bir şekilde kendilerince son verdiklerini düşünenlerin genel karakterlerine baktığınızda göreceğiniz tek hakikat sevdasını yitirmiş bir insan portresidir. Sevdası olmadan hiçbir insan yaşayamaz. “Yaşar ama yaşamaz” anaforu içerisinde yaşadığını zanneder.
İnsanı değerli kılan husus, uğruna mücadele ettiği sevdasıdır. Sevdanın mahiyeti, şekli, tarzı farklılaşabilir bu gayet doğaldır zira her insan hemcinslerinin hepsinden faklı ve özel olarak yaratılmıştır. Sevdalar farklılaşsa de temelde insanlığın ortak karakteristiği, sevdasız asla yaşayamayacağı hakikatidir…
Neden mi? Çünkü insanoğlunun şu sürgün hayatını cennete veya cehenneme tebdil edecek hayata dair en önemli eylemi uğruna hayatını feda edebileceği sevdasıdır. Hayat hem pahalı hem de çok kısa. Bu anaforda kişiyi ayakta tutacak, şeytanın günah dalgalarının sert darbelerine mukavemet sağlayacak tek eylemi sevdasıdır. Eylem diyorum çünkü hayata tatbik edilemeyen sevda sinede yüktür. Ne sahibine ne de uğruna hayatın en önemli anlarının sarf edildiği kişi ya da fikirlere de bir faydası yoktur. Kişi eyleme dönüşen ya da dönüşemeyen sevdası ölçüsünde hayatını şekillendirir ve o cihetle de yaşamını idame ettirir. Emin olun o sevda üzerine de hayatına ait son nefesi verecektir.
Sahip olunan inanç, kültür değerleri çerçevesinde herkesin bir sevdası olduğuna göre biz müminlerin, kendi sevdalarının ne olduğuna dair güçlü bir tefekküre ihtiyacı vardır. Öyle ya bugün materyalistlerin maddeye, kapitalistlerin paraya, hümanistlerin nefislerine, sosyalistlerin mülkiyet isyanına ve daha birçok akımın kapıldıkları fikriyatlarına olan sevdaları varken âleme nizam getirmeye adanmış ruhların yani müminlerin bir sevdasının olmadığını düşünmek mümkün müdür? Aksine gerçek sevdayı ve o sevdanın hakkını ortaya koyacak olanlar ıslah hareketinin öncüleri olan, çağa ve mekâna takılmadan kıyamete kadar değişmeyecek o ilahi sevdaya sevdalılar olan müminler olmalıdır.
Hâtemü’n-Nebiyyîn olan Efendimiz’in (sas) kâmil manada bizlere tebliğ ettiği İslam, insanoğlunun neye ne kadar sevdalı olması gerektiğini ortaya koymuştur. Ve bu ölçüleri, sınırları olan sevdanın en güzel tezahürlerini, izlerini de biz kurban ve kutlu nesil olan Sahâb-i Kiram efendilerimizde (r.anhum) müşahede etmekteyiz. Sahâbe (r.anhum) dediğimiz o örnek nesil hanımıyla erkeğiyle öyle bir sevdanın adamları oldular ki hem hayatlarına hem de başkalarının hayatlarına ab-ı hayatı taşıdılar.
Sahâbe’nin sevdası varlığı yaratan ve gücü her şeyin üstünde olan Allah’a kul olma ve kul yapma sevdasıydı. Onlar (r.anhum) bu sevdanın peşinden öyle koştular ve hayatlarına bu sevda çerçevesinden öyle bir nizam getirdiler ki kıyamete kadar gelecek olan tüm insanlığa örnek olacak hayatları miras bıraktılar.
Bu öyle bir sevdaydı ki;
Gün oldu, Hz. Ebu Bekir’in (ra) şahsında kariyerini, malını hatta öz ailesini feda edecek ölçüde etrafını aydınlattı.
Gün oldu, bir evden bir kurban yeter diyerek makama, mevkiye sevdalananlara asıl sevdanın ne olduğunu âleme adalet dağıtarak öğreten Hz. Ömer b. Hattab (ra) gibi dağdan adamları sahneye çıkardı.
Gün oldu, İslam toplumunun var olma yok olma savaşında tüm malını ortaya koyan Hz. Osman b. Affan (ra) gibi yiğitleri doğurdu.
Gün oldu, haklı olmak kadar haklı kalmak da önemlidir deyip istikameti son nefese kadar sürdüren ve dünya hayatına son veren hançer darbesini yerken düşmanlarına siz değil asıl şimdi ben kazandım diye haykıran Hz. Ali b. Ebi Talip (ra) gibi yiğitleri bağrından çıkardı.
Gün oldu, iman ile tanışıncaya kadar dünyanın tüm şatafatını iliklerine kadar hissedip yaşayan Hz. Mus’ab b. Umeyr (ra) gibi Uhud’un meydanında Resulullah’ın (sass) keffareti olarak bir kefene dahi sahip olmadan Rabbine yürüyen yiğitler yetiştirdi.
Gün oldu, insanoğlunun uğruna nice cana, mala kıydıkları dünya hayatını elinin tersi ile itip Ya Resulullah (sas) anam, babam, nefsim sana feda olsun bütün varlığımı İslam’a adadım diyen Ebu Talha (ra) gibi yiğitleri meydana sürdü.
Gün oldu, Yermuk savaşında son nefeste bütün benliğiyle arzulayıp istediği o bir damla suyu içmeyip yanındaki yaralı kardeşine ikram eden serdengeçtileri âlemle tanıştırdı.
Çünkü bu öyle bir sevdaydı ki tıpkı Hz. Musa’nın (as) asası gibi diğer tüm sanal sevdaları yutarak asıl kilitlenmesi ve yolunda yürünülmesi gereken hakikati muhatabına yudum yudum içiriyordu. İçmeyen ne bilsin, yaşamayan neyi hissetsin bu hakikat çerçevesinde. Ancak tadan bilir…
İşte Sahâbe böyle bir sevdanın adamları olarak hanımıyla beyiyle yürüdüler, karanlıkları yırtarcasına. Sonraki nesillerde de çağlarda da biz ne zaman bu sevdanın kuşanıldığını fert bazında toplum bazında gördüysek eğer her daim o kutlu sevdayı kuşananlara izzet gömleğinin giydirildiğini görecektik.
Nerede görmedik ki!
Şarkın en güzel sultanı Selahaddin Eyyubi’nin şahsında mı yoksa ya Bizans beni ya ben Bizans’ı alırım diyen genç komutan Fatih Sultan Mehmet’te mi yoksa düvel-i muazzamaya kafa tutarak tüm zorluklara rağmen bir karış İslam toprağını 33 yıl boyunca kefereye vermeyen II. Abdulhamit’te mi göremedik!.. Ne zaman ki Müslümanlar Sahâbe’nin Sevdasını kuşandı işte o vakit âlem nizam ve adalet gördü, insanlık da huzura gark oldu.
Öyleyse biz Müslümanlar asıl sevdamız olan Allah’a kul olma yani Abdullah olma sevdası varken neden yarın terazide, mizanda kaybedeceklerin sevdalarını kuşanıyoruz. Neden Sahâbe’nin Kur’an’da Allah’ın razı olduğu hayatlar olarak tescillenmiş [Tevbe 9/100] hayatlarına yön veren, istikamet veren sevdasını kuşanmıyoruz? Bir materyalist kadar maneviyattan uzak maddeci, bir kapitalist kadar paylaşımdan uzak paracı, bir hümanist kadar her şeyi yaratan Allah yerine kendi nefsine tapıcı bir sevdanın insanları oluyoruz.
Bugün Ümmet’in fertleri böyle bir hengâmenin, kafa karışıklığının, sahip oldukları temel kavramların takla attıkları bir durumun tam ortasında bulunmaktadırlar. Hal böyle ki bugün Ümmetin birçok coğrafyasında zulüm, kan ve gözyaşı eksik olmamaktadır.
Peki, bundan kurtuluş reçetesi ne ola?
Aslında aradığımız sorunun cevabı sahip olduğumuz kadim medeniyetin kodlarında ayan beyan ortadadır. Tarih boyunca zilleti yaşayan Müslümanlar zilletten izzete, mağlubiyetten zafere hep sevdalarını kuşanarak kavuştular. İslam ümmeti neler gördü neler geçirdi. Hilafetten saltanata kayan süreçlerin arkasından Ömer ibn. Abdulaziz (ra) gibi halifeleri çıkartmak da, Moğol istilasında yok olduğunu düşünen Ümmeti yeniden ayağa kaldırmak da, Mescid-i Aksa’yı yeniden İslam’ın, Konstantinopolis’i ebediyyen İstanbul yapmak da Sahâbe’nin sevdasını kuşanmakla olacaktı. Öyleyse çare bellidir. Yeniden Sahâbe’nin sevdasını kuşanarak bir kez daha yüreklerimize, hanelerimize ve bütün bir insanlığa İslam’ın güzelliklerini ulaştırmanın hayallerini kurmalı ve bu uğurda ter dökmeliyiz. Ancak bunu yapabilmenin de bir sünneti yani usulü, yolu yordamı var.
Sahâbe’nin Sevdasını ancak Sevdası Sahâbe olanlar kuşanabilir…
Rol modellerini o kurban ve kutlu nesilden seçip, ben bu çağın Ebu Bekir’i, Ömer’i, Osman’ı, Ali’si, Hamza’sı, Mus’ab’ı, Hatice’si, Fatıma’sı, Ayşe’si, Esma’sı olacağım diye hayaller kuran ve o hayallerini bir sevdaya dönüştürerek son nefese kadar küheylanlar gibi çatlayıncaya kadar gerekirse maldan, yardan, serden vazgeçerek yol yürüyenler ancak o kutlu sevdanın hakkını verebilirler.
Rabbimden recam (ümidim) odur ki; Başta nefsim olmak üzere tüm müminleri Sahâbice bir sevdanın arkasından yiğitçe yürüyen ve Sahâbe’yi bu manada kendine rol model alan kullarından eylesin.
Dua eder dua beklerim.
huseyinalitamer@gmail.com























