Beyin de alışıyor. Aynı düşünceyi yıllarca taşıdığınızda, bir süre sonra onu sorgulayan değil, onunla birlikte yaşayan bir zihne dönüşüyorsunuz. Çocukluktan beri duyduğunuz cümleler, ailenizden öğrendiğiniz kabuller, çevrenizin doğruları, korkularınız ve hiç üzerine düşünmeden benimsediğiniz yargılar zamanla zihnin içinde öyle yerleşiyor ki insan, kendi düşüncesi sandığı şeylerin ne kadarının gerçekten kendisine ait olduğunu ayırt etmekte zorlanıyor. Bir düşünceyi uzun süre taşımak onu doğru yapmıyor; fakat zihin alıştığı şeyi doğru kabul etmeye oldukça yatkın.
Beynin evcilleşmesi de biraz böyle başlıyor. İnsan kendisine çizilmiş sınırların dışına çıkmamaya, bildiğiyle yetinmeye ve kendisini rahatsız eden bir gerçekle karşılaştığında gerçeği sorgulamak yerine kendi düşüncesini korumaya başladığında, zihninin hareket alanını fark etmeden daraltıyor. Dışarıdan bakıldığında okuyan, araştıran, konuşan ve kendisini savunabilen biri var; fakat bütün bu zihinsel hareketin yönü çoktan belirlenmişse, insan aslında düşünmekten çok kendi düşüncesinin etrafında dönüyor.
Sokrates'in yüzyıllar önce bıraktığı düşünsel mirasın bugün hâlâ canlı kalmasının sebeplerinden biri de bana göre burada yatıyor: İnsan neyi bildiğini değil, bildiğini sandığı şeyin ne kadarını gerçekten sorguladığını düşünmeli. Çünkü cehalet yalnızca hiçbir şey bilmemek değil; bazen çok şey bildiğini düşünerek kendi yanılma ihtimalini tamamen kapatmaktır. İnsan okuyabilir, öğrenebilir, yüzlerce fikirle karşılaşabilir; fakat bütün bunları yalnızca zaten inandığı şeyi doğrulamak için kullanıyorsa zihnini genişletmiyor, kendi etrafına daha yüksek duvarlar örüyor.
Descartes'ın şüpheyi düşüncenin başlangıç noktalarından biri hâline getirmesi bu yüzden önemli. Şüphe, her şeyi reddetmek değil; insanın kendi kesinliklerine bile bir anlığına dışarıdan bakabilmesidir. “Bundan gerçekten emin miyim?” sorusu kolay bir soru değildir, çünkü bazen tek bir sorunun ardından yalnızca bir düşünce değişmez; insanın kendisi hakkında yıllardır kurduğu hikâye de değişmeye başlar. Yıllarca haklı olduğunu düşündüğü bir konuda yanıldığını görmek, insanın egosunu incitir ve çoğu zaman insan hakikatten önce kendisini savunur.
Bence zihnin en tehlikeli hâllerinden biri de düşüncelerin kimliğe dönüşmesidir. Bir fikri savunmak başka, kendisini o fikirle tanımlamak başka bir şeydir. Düşüncemiz kimliğimiz hâline geldiğinde, o düşüncenin yanlış olduğunu kabul etmek yalnızca bir konuda yanıldığımızı kabul etmek gibi gelmez; sanki kendimizden bir parçayı kaybediyormuşuz hissine kapılırız. Nietzsche'nin düşüncesinde insanın kendi doğrularını nasıl kurduğu ve onları nasıl koruduğu meselesinin bu kadar önemli olmasının sebeplerinden biri de budur. İnsan yalnızca hakikati arayan bir varlık değildir; zaman zaman kendi varlığını anlamlandırabilmek için bazı doğrular kurar ve sonra kurduğu doğruların bekçiliğini yapmaya başlar.
Jung'un gölge kavramı da insanın kendisinden sakladığı tarafları düşünmek için ayrı bir kapı açıyor. İnsan yalnızca başkalarından gizlediği taraflara sahip değil; bazen kendisinin bile görmek istemediği öfkesini, kıskançlığını, korkusunu, kibirini veya kırılganlığını başka isimlerin altında yaşatabiliyor. Öfkesine haklılık, kıskançlığına eleştiri, korkusuna mesafe, kibrine özgüven diyebiliyor. Üstelik bunu çoğu zaman bilinçli bir yalan söyleyerek yapmıyor; zihin, kendisini koruyacak açıklamaları bulmak konusunda oldukça mahir.
Bu yüzden insanın kendisiyle yüzleşmesi, başkasının kusurunu görmekten çok daha zor geliyor. Başkasının yanlışını fark etmek için dışarıya bakmak yeterliyken insanın kendi yanılgısını görebilmesi için bakışını kendi içine çevirmesi gerekiyor. “Ben böyleyim”, “Bunu değiştiremem”, “İnsanlara güvenilmez”, “Hayat zaten böyle” gibi cümleler de zamanla düşünce olmaktan çıkıp insanın kendisi hakkında verdiği hükümlere dönüşebiliyor. Sonra yıllar geçiyor ve insan değişemediğini düşünüyor; oysa bazen değişmeyen insan değil, kendisi hakkında yıllar önce verdiği karardır.
Bana göre zihinsel özgürlük, insanın her şeyi düşünebilmesi değil, neden öyle düşündüğünü kendisine sorabilmesidir. “Bu düşünce bana nereden geldi?”, “Bunu gerçekten ben mi seçtim?”, “Yanılıyor olma ihtimalim var mı?”, “Bu düşünce beni hakikate mi yaklaştırıyor, yoksa yalnızca rahat mı ettiriyor?” soruları zihnin kapısını açan sorulardır. Çünkü bazı düşünceler bize miras kalır, bazıları korkudan doğar, bazıları yalnız kalmamak veya kabul görmek için benimsenir, bazıları da o kadar uzun süre tekrar edilir ki doğruluğu hiç sınanmadan hayatımızın bir parçası hâline gelir.
Vahşi gerçekler ise zihnin bu rahatlığına pek aldırmaz. İnsan kendisini nasıl görmek istiyorsa gerçeğin de öyle görünmesini bekleyemez. Gerçek, alışkanlıklarımızı korumak için şekil değiştirmez; bazen yıllardır doğru sandığımız bir düşünceyi yerinden oynatır, bazen kendimize anlattığımız hikâyenin eksik tarafını gösterir, bazen de hiç görmek istemediğimiz bir yanımızı önümüze koyar. Bu yüzden yüzleşmek her zaman huzur veren bir şey değildir; fakat insanın kendisine karşı dürüstleşmesi çoğu zaman o rahatsızlığın içinden geçer.
Sonunda mesele, insanın ne kadar çok düşündüğü değil, düşüncelerinin ne kadarının gerçekten kendisine ait olduğunu anlayabilmesinde düğümleniyor. Çünkü insan dışarıdaki duvarları fark ederken zihninin içinde ördüğü duvarları uzun süre göremeyebiliyor. Kendi korkularını kader, alışkanlıklarını karakter, öğrendiği kalıpları hakikat sanabiliyor.
Belki insanın kendisine sorabileceği en önemli soru da şudur: Ben gerçekten böyle mi düşünüyorum, yoksa uzun zamandır bana böyle düşünmem öğretildiği için mi?
Çünkü insanın en büyük özgürlüğü, kendi zihninin içinde kurduğu düzeni de sorgulayabildiği anda başlıyor; evcilleşmiş bir zihin alıştığı yerde kalmak isterken, hakikat insanı alıştığı yerden çıkarıp kendi düşüncesiyle yüz yüze bırakıyor.
tun.fatma2016@gmail.com























