Bir insan, kendisini tanıdığını düşündüğü ölçüde aslında kendisinden uzaklaşabilen de bir varlıktır. Başkalarının tutum ve davranışlarını rahatlıkla yorumlarız, kusurlarını ve eksikliklerini bir çırpıda fark ederiz.
Ama iş kendi kusurlarımıza, davranışlarımıza gelince, aynı netlikte görmekte zorlanırız, değil mi? Bazen karakterimizdeki bir zayıflık, dönüşü olmayan zararlara zemin hazırlayabilir. Sonuçlar üzerinden değil de niyetler üzerinden değerlendirme yaparız.
Bu da kişinin kendisine karşı daha hoşgörülü, başkalarına karşı ise daha eleştirel olmasına neden olabilir.
İnsan olarak kendi çıkarlarımızı öncelendirme eğilimindeyiz. Bu da kendi hatalarımızı sadece tesadüf olarak yorumlarken başkalarının hatalarını ise doğuştan gelen karakter kusurları olarak görmemize yol açar.
Peki, kendimizi neden göremeyiz? İnsanın kendisine dışarıdan bakması hiç de kolay değildir. Çünkü kişi kendi hayatının hem oyuncusu hem de anlatıcısıdır.
Yaşadığı olayları kendi deneyimleri, korkuları, beklentileri ve geçmişi üzerinden anlamlandırır.
Örneğin, bir insan kendisini “dürüst” olarak tanımlıyorsa, dürüstlüğüyle çelişen bir davranışını açıklamak için çeşitli gerekçeler bulabilir.
“Mecbur kaldım”, “Başka seçeneğim yoktu” veya “Karşı taraf bunu hak etmişti” diyebilir. Aynı davranışı başka biri yaptığında ise onu daha sert biçimde değerlendirebilir.
Buradaki sorun her zaman kötü niyet değildir. İnsan zihni, kendi benlik algısını korumaya çalışır. Aslında en büyük sorunumuz her koşulda kendimizi haklı görme eğilimimizdir.
Mesela, bir tartışma esnasında, karşı tarafın sesini yükseltmesini anında fark ederiz. Gerekirse sert bir şekilde de o kişiye sesini yükseltmemesi gerektiğini anında söyleriz. Ama iş kendimize gelince yüksek sesle konuştuğumuzu ve karşı tarafı nasıl etkilediğinin farkına dahi varamayız.
Çünkü kendi davranışımızın arkasındaki nedeni biliriz. Kızgınsak neden kızgın olduğumuzu biliriz; kırılmışsak neden kırıldığımızı da biliriz.
Karşımızdaki insan ise bizim iç dünyamızı bilmez, yalnızca davranışımızı görür.
Kızgınlık anında kendimizi görmeyiz ama yakın çevremiz ve arkadaşlarımız, ailemiz bunu daha objektif bir şekilde görebilir.
Kim bilir, belki de karşımızdaki kişiyi yeterince dinlemeyi ve anlamaya çalışmayı bilmiyoruzdur.
Doğal olarak herkesin iyi olduğu yönü kadar bir eksik yönü vardır.
Mesela, benim eksik yönüm; düşündüklerimi karşımdakine söyleyememek.
Bazen öyle şeyler söylemek istiyorum ki içimden geldiği gibi yüzüne karşı dümdüz. Ama söyleyemiyorum. Sizi bilmem ama bana göre sebepleri farklı olabilir.
Ama hep içimde kalıyor. Sonra da keşke böyle deseydim diye düşünüyorum.
Bu eylemler için de geçerli tabii ki. Bu zamana kadar hep yaptıklarımdan değil, yapmadıklarımdan, söyleyemediklerimden pişmanlık duymuşumdur.
Şöyle bir sonuç ortaya konabilir: Kalbimizdeki iyiliği kaybetmeden, insanların bizi üzmesine, rahatsız etmesine izin vermemeliyiz. İyiliği ve güzellikleri hep bir yerlerde saklı tutalım.
Onu kaybettikten sonra geriye değerli olan ne kalır ki?
Burada önemli olan suçlu aramak değil, davranış ile sonuç arasındaki bağlantıyı görebilmektir.
Belki de kendimize açık yüreklilikle şu soruları sormalıyız: “Ben kimim? Benim kendimde göremediğim ne var?”
İnsan bu soruyu samimiyetle sormaya başladığında, kendisiyle ilgili daha önce fark etmediği birçok gerçeğin kapısını aralayabilir. Bazen insanın hayatındaki en büyük değişim, dışarıdaki dünyayı değiştirmesiyle değil, kendisindeki eksikliği gidermesiyle başlar!
ressamnecip@gmail.com























