Üstümüze serpilmiş ölü toprağını üzerimizden atıp, benliğimizi esir almış tüm esaretlerden, izmlerden kurtulmak için içimizdeki çelişkilerin, parçalanmışlıkların farkına varalım.
Hayatımızın son derece mekanik olduğunun farkına varmamız için kendi dünyamızda bir yolculuğa çıkmalıyız. Şunu çok iyi anlamalıyız ki tabiatında taklit olanlar daima başkalarının kabullerinin esiri olurlar. Kendi olmayı unutan insanlar daima kültürün kölesi olur ve mevcut kurallar neyse ona uyar. Bu durumda da insanlar kendilerinden uzaklaşırlar. Doğaya ve dünyaya baktığı zaman insan şunu görebilir: Hiç kimse hiçbir şeyin sahibi değil. Fakat ne hazindir ki dünyayı, her şeyin sahibiymiş gibi gücünü güçsüzden alan egoist kişilikler yönetiyor. Dolayısıyla onların dediği her şey ya yanlıştır ya da doğru.
Kendi ekseninde boş boş dönen insandan daha tehlikelisi yoktur. Dünya kurulduğundan bu yana insanı tapınaklar, inançlar, izmler bölmüş. Kendi olmayı unutan insan başkasının malzemesi olmaktan kurtulamaz. Bu manada ortam değiştirse de onun için hiçbir anlam ifade etmez. Çünkü gideceği yere şartlandırılmış bulanık zihniyle gider. Oysa realite: Bir insan bilgisi başka bir insana onu tanıtamaz. Ama insan kendi kendisini tanıyabilir ve iç dünyasında nasıl bir psikolojiyle yaşadığını öğrenebilir. Ve hakikatin ne olduğunu görebilir. Hakikat, başkalarını eleştirmeden, başkalarına sataşmadan önce kendisinin insanlığa yaşam adına ufuk açıcı yeni bir şey inşa edip etmediğidir.
Tüm kültürel oluşumlardan arınan insan, akşam gün batımından sonra gecenin olacağına inanmaz, bunu bilir. Zihin özgürlüğü olmayan insan kendi içinde korkular üretir. Korkular olduğu müddetçe zihin hakikati algılayamaz. Karanlıktan aydınlığa çıkamaz. Korkunun olduğu zihinlerde kıskançlık ve şiddet vardır. Korkuyla yaşayan kişilerde tüm kötülükleri görebiliriz. Yeri geldiğinde yaptığı kötülük karşısında vicdanı sızlasa da bu uzun sürmeyecektir. Korkularımızdan kurtulmadığımız müddetçe etrafımıza ateş püskürtmekten, zarar vermekten geri kalmayız. Zira korku içimizdeki şiddeti artırıyor. Kültürün tekelinde, gördüğümüzü, öğrendiğimizi tekrarlamaktan öteye geçmiyor, rutin bir tekrarlama içinde dönüp duruyoruz.
Ömrümüzün nerelerde heba olduğunu uzun uzun düşünmeliyiz. Tanımalıyız kendimizi. Günlük hayatımızdaki davranışlarımızı, uğraşlarımızı, konuşma tarzımızı, en çok neden korktuğumuzu, neden endişe duyduğumuzu bilmeliyiz. Endişe duyduğumuz evimiz mi, işimiz mi, arabamız mı, çocuklarımız mı, ne? Tüm bunları ve daha fazlasını bilmeliyiz. İçimizdeki saklı kişiliğimizi bir gözlemcinin gözüyle gözlemlemeliyiz. Ancak o zaman içimizde bir düzenin olup olmadığını anlarız. Doğa belli bir düzen çerçevesinde hareket eder. Sağlıklı bir yaşam için içimizde bir düzenin olması şart. Aksi takdirde özgür olmayan bir ruhla zindan hayatımız devam eder.
Kültürel yapının etkisinde kaldığımız bir diğer önemli husus da ölüm. Ölümü bilmeliyiz, tanımalıyız. Başkalarının deneyimlerine göre bir yaşam sürdüğümüz için yerinde ve sağlıklı kararlar veremiyoruz. Doğruyu, doğru yerde ve doğru zamanda yapmamız için zihnin, kültürün yanlış bilgisinden kurtulması gerekir. Zihin tamamen bütün korkulardan temizlenmelidir. Çünkü insan bilinmeyenden her zaman korkar. Ölümü bilirsek neleri kaybedeceğimizi de biliriz. Aksi hâlde zihnimizde korkular olduğu müddetçe zihnimiz doğruyu göremez ve karanlığın girdabında bocalayıp durur. Oysa her insan bir dünya, dünya da insanlardan ibarettir. Bu yalın gerçeği görüp içinde yaşadığımız toplumun bizim bir parçamız olduğunu unutmadan, evvela toplumun yapısını değiştirmeden kendimizi değiştirmeliyiz. Biz içinde yaşadığımız kültürün birer parçasıyız. Sözgelimi birey okursa toplum da okur. Birey haksızlığı görürse toplum da görür. Birey siyah beyaz ayrımı yapmadan severse toplum da sever. Birey güçsüzün elinden tutarsa toplum da tutar.
ayselozdemir063@gmail.com