Allah’ım, her gün kinle, nefretle kabaran yönlerimizi rahmetinle kuşat. Büyüt sevgimizi. Sevgiyi büyüt, umudu büyüt, insanlığı, barışı büyüt. Savaşın barışı boğmasına izin verme. Savaşın zehirli sularıyla kirlenmesin barışın yeşil bahçesi.
Korkuyorum, bir savaş daha geçmesin yanımızdan.
Misketlerimiz patlamasın günahsız ellerimizde. Savaşlarda biz ölmesek olmaz mı? Kim bu savaşları yapıyor ve neden biz daha büyümeden öldürülüyoruz? Kim ki bunlar? Yoksa mutlaka ölmeli miyiz barış için? Kaç kez, anne, gözyaşlarının mendili olmuştum. Ağlaman için elinden geleni yapan şu insan görünümlü canavar da kim? Ne istiyor senden, benden ve tüm masum çocuklardan? Kime ne zararımız var?
Anne, onlara söyle bir savaş daha geçmesin yanımızdan!
Evimiz yıkılmasın. Gitmeyelim yabancı diyarlara. Hem orada arkadaşım olmaz. Anne, sen orada konuşamazsın ana dilini. Yadırgarlar, sonra da vururlar, kırarlar, incitirler, susmak zorunda kalırsın. Bir başına, kimsesiz kalakalırız yabancı ellerde.
Farklı bir coğrafyanın geleneğine, kültürüne ayak uydurmak zorunda kalırsın. Hayatında güneş olmaz. Hep zifiri karanlığın bekçiliğini üstlenirsin ve karanlık tek dostumuz olur. Geceye saldığın iniltilerin elbette ki zalimin rüyalarına dokunur, kâbus olur, boğar onu ama…
Anne, onlara söyle bir savaş daha geçmesin yanımızdan.
Her sabah ekmek almaya giderken, ekmekle birlikte bir de ücretsiz öpücük kondururdu alnıma. O öpücüğün değerini biliyor muydu fırıncı amca? Yoksa fırıncı amcayı da mı fırınıyla beraber vurdular?
Misket oynadığımız arkadaşlarımı göremiyorum. Yoksa sokakla birlikte onları da mı vurdular? Okulumuzu da mı vurdular? Umutlarımı, hayallerimi, yaz tatilinde Kur’an kursuna gittiğim camiyi, Ahmet Hoca’yla birlikte mi vurdular yoksa? Ha anne!
Anne, onlara söyle bir savaş daha geçmesin yanımızdan.
Yüreğimizde aşkın, sevginin, güzelliğin yerine kor ateşler yaktılar. Çaresizlik, bir babanın yüreğindeki isyan olmasın Allah’ım. Misketlerimiz elimizde patlamasın. Düşlerimizde bize vurmalarına, korkutmalarına izin verme. Allah’ım, yeni doğan bebek ürkmesin en ufak sesten.
Ve sen anne, yüreğin paramparça burkulmasın, gözlerinin feri sönmesin. Sonra ben üzüntüden kahrolurum, büyüyemem. Sen kendi kanından, canından ve kıymetli zamanından feragat etmiştin beni doğurmak için. Gecen gündüzüne karışmıştı insanca yaşatabilmek için. Bahçende sevginle büyütmüştün, büyük bir emek vermiştin; hatta büyük ve güzel hayaller kurmuştun benimle ilgili. Sahi, canımın hiçbir kıymetinin olmadığı bu yerde her an öldürüleceğimi bilseydin yine de beni doğurur muydun? Neden susuyorsun, söylesene anne… Yoksa benimle birlikte hayallerini de mi vurdular?
Anne, söyle onlara bir savaş daha geçmesin yanımızdan!
Her akşam, henüz güneş batmadan bütün korkularımızı gömüyoruz yüreğimize. Yanı başımızda, anne, çoluk çocuk demeden topluca insanlar öldürülüyor. Her sabaha ölümlerle uyanıyoruz. Her gün onlarca canla birlikte giriyoruz toprağa. İnsanları topluca katletme planını kuran senaristler, insanı insana öldürtüyorlar. Aklım almıyor; bir insan, bir sürü masum insanı kendisiyle beraber neden öldürsün ki? Bunu ona yaptıranlar ne gibi bir vaatte bulundular ki? Kendisiyle beraber bir sürü masum insanın canına kasteden canlı bombanın ne gibi bir mazereti olabilir ki? Ya da bilinmeyen bir sürü neden…
Anne, söyle onlara bir savaş daha geçmesin yanımızdan.
Acaba suçsuz yere öldürülen insanların ahları mı kaldı üzerimizde? Sustuğumuz için mi, ondan mıdır ardı arkası kesilmeyen toplu ölümler?
Oysaki her seferinde olduğu gibi üzüldük, ağladık ve dua ettik! Ardından farklı renkler ve diller birleşti: Kürt, Türk, Arap… Hepimizin döktüğü gözyaşının rengi aynıydı, yüreğimizdeki isyan ateşi aynıydı.
Keşke anne, birleşen o seslerimiz susmasaydı. Sevgi ve merhamet türkülerimizi haykırsaydık hiç susmadan…
Söyle onlara bir savaş daha geçmesin yanımızdan, çok korkuyorum anne.
Korkulardan kurulu bir dünyaya açtık gözlerimizi. Sevgiden önce ateş değdi yüreğimize. Hem ben büyümek istiyorum; gezmek, tozmak, evlenmek, tertemiz bir dünyaya mutlu çocuklar getirmek, yaşatmak ve yaşlanmak…
Geceyi gündüzü, hayatı ve ölümü yaratan; insanı yaşatan, ona rızık veren Allah karar versin ne zaman öleceğime. Doğru olan bu değil mi? Neden hep rengi siyaha çalan kederler biriktiriyoruz ki yüreğimizde?
Hiç aklımıza gelmeyen toplu ölümlerle ölüyoruz. Bu acı ve hüzün, yaşama sevincimizi aldı elimizden. Kardeşi kardeşe vurduran bu nifak tohumlarını aramıza ekenler kim?
Güvenle kurduğumuz arkadaşlıklarımıza, dostluklarımıza şüphe düşürdü. Bu güzelim dünyayı bize zehretti.
Söyle onlara anne, bir savaş daha geçmesin yanımızdan.
Bu, insani özelliklerini kaybetmiş kişilere söyle: Oyunlarımıza, oyuncaklarımıza dokunmasınlar. Bizi çocukluğumuzla, oyunlarımızla baş başa bıraksınlar. Birileri kirli emellerine ulaşsın diye neden hep masum insanlar ölüyor?
Parçalanan aileler, öksüz ve yetim kalan çocuklar, hasretle beklenen ama kavuşamayan sevgililer ve kâbusa dönen hayatlar…
ayselozdemir063@gmail.com
