Akşamüstü, evime yakın sokağın başındaki markete uğramıştım.
Bisküvi ve çikolata reyonunun önünde, on iki, on üç yaşlarında bir erkek çocuğu dikkatimi çekti. Bir elinde sıkıca tuttuğu, içi bozuk paralarla dolu şeffaf bir poşet vardı. Diğer eliyle raflardaki ürünleri alıyor, fiyatlarını okuyor, sonra bazılarını yeniden yerine bırakıyordu.
Bir süre izledim.
Üzerinde yırtık pırtık bir hırka, ayaklarında kendisine birkaç numara büyük gelen terlikler vardı. Ellerinin ve yüzünün kirinden bir marangozun ya da demir ustasının yanında çırak olarak çalıştığı belliydi.
İçim sızladı.
Bir anne olarak çocukları böyle gördüğümde içimde bir şeyler kopuyor. Çocukluğunu yaşayamadan hayatın yükünü omuzlamak zorunda kalan çocuklara da bu yükü onların sırtına bırakanlara da öfkeleniyorum.
En ucuz çikolatalardan birini, birkaç paket krakeri aldı. Sonra marketin beton zeminine oturdu. Aldıklarını önüne dizip poşetindeki bozuk paraları yere döktü. Bir ürünün fiyatına, bir yerdeki paralara bakıyor, tekrar tekrar sayıyordu.
Yanına yaklaştım.
Eli yüzü kir içindeydi ama geniş alnı, uzun kirpikleri, iri siyah gözleri, küçücük ağzı ve düzgün burnuyla ne kadar da güzel bir çocuktu.
Adın ne senin? diye sordum.
Başını kaldırdı.
Ahmet.
Başka ne almak istersin Ahmet?
Şaşkınlıkla yüzüme baktı.
Neden ki?
Öylesine. Canın ne istiyorsa al, ben alacağım.
O an gözlerinin içindeki sevinci nasıl unutabilirim? Gözleri gülüyordu. Hemen ayağa kalktı. Teşekkür edip gitmek istedi. Ama biraz daha konuşmak istedim.
Az önce bir sakız almıştın. Neden yerine bıraktın? Paran mı yetmedi?
Başını hafifçe salladı.
Evet.
Acelesi olduğu belliydi. Gözü sürekli kapıdaydı.
Kasaya birlikte gittik. Parasını ödemek istedim. Kabul etmedi. Kendi parasını vermekte ısrar etti.
Dışarı çıktığımızda asıl hikâyeyle karşılaştım.
Kapının biraz ilerisinde on yaşlarında bir kız çocuğu, sırtına aldığı iki yaşındaki kardeşini sıkıca tutmuş, bekliyordu.
Meğer Ahmet'in kardeşleriymiş.
Küçükler, abilerinin getirdiklerini görünce sevinçle yemeye başladılar. Biz konuşurken onlar hiçbir şeyden habersiz, çikolatalarını ve krakerlerini iştahla yiyorlardı.
Ahmet'e ailesini sordum.
Annesi tekstilde çalışıyormuş. Üstelik çalıştığı yer, oturdukları evin altındaki bodrumdaymış. On yaşındaki kız kardeşi de oradan küçük kardeşine bakıyormuş.
Kardeşin okula gidiyor mu?
Dördüncü sınıfa gitmesi gerekirken iki yıldır okula gidemediğini söyledi. Küçük kardeşine bakacak başka kimseleri yokmuş.
Gözüm yeniden kapının önündeki küçük kıza takıldı.
Dağınık sarı saçları belli ki uzun zamandır taranmamıştı. Işıl ışıl parlayan yeşil gözleri, al al olmuş yanaklarıyla öyle güzeldi ki... Sırtına aldığı, henüz iki yaşındaki güzel yüzlü kardeşini küçücük elleriyle sıkıca tutuyordu. Sırtındaki küçük, olup bitenlerden habersizdi. O ise henüz kendi çocukluğunu yaşayamadan başka bir çocuğun sorumluluğunu yüklenmişti.
İkisi de çocuktu aslında. Biri diğerinin sırtında, diğeri hayatın yükü altında...
Ahmet de okula gitse yedinci sınıfta olacakmış.
Oysa bir marangozun yanında çalışıyordu.
Babalarını sordum.
Birden yüzü değişti.
Babasının böbrek yetmezliği yüzünden her işte çalışamadığını, tekstildeki işinin sona ermesinin onu ciddi biçimde etkilediğini anlattı. Sonra bir şebeke aracılığıyla Avrupa'ya gitmiş. Ardında üç çocuğunu ve geçim sıkıntısıyla baş etmeye çalışan eşini bırakmış.
Yakınlarında yardım isteyebilecekleri akrabaları da yokmuş. Kimseyi tanımıyorlarmış.
Babasından söz ederken gözleri doldu Ahmet'in. Ağlamamak için dudaklarını ısırıyordu. Titreyen dudaklarını fark etmeyeyim diye başını başka tarafa çeviriyordu.
Gördüm.
Görmezden gelemedim.
Henüz on iki, on üç yaşında bir çocuğun gözyaşlarını saklamak zorunda hissetmesi, beni o an her şeyden çok yaraladı.
Bir anne olarak düşündüm. Bu yaşta bir çocuğun derdi okul, arkadaşları, oyunları olmalıydı. Oysa Ahmet, evin geçimini düşünüyordu. On yaşındaki kız kardeşi de iki yaşındaki kardeşine bakabilmek için okuldan uzak kalmıştı.
İki çocuk, iki ayrı yükün altında eziliyordu.
Biri sırtında kardeşini, diğeri omuzlarında evin sorumluluğunu taşıyordu.
Peki, bu çocukların çocukluğuna kim sahip çıkacaktı?
Sosyal hizmetler neredeydi? Bu aileleri kim görecek, kim duyacak, kim ellerinden tutacaktı?
Bir anne kira ve faturaları ödeyebilmek için bodrum kattaki tekstil atölyesinde çalışırken, on yaşındaki kızının iki yaşındaki kardeşine bakmak zorunda kalması kimin umurundaydı?
Ahmet'in okula gidememesi, gün boyu marangoz atölyesinde çalışması, akşam elindeki bozuk paraları sayarak kardeşlerine yiyecek alması...
Bunlar yalnızca bir ailenin yoksulluğu muydu?
Yoksa hepimizin gözleri önünde yaşanan, görmemeyi tercih ettiğimiz bir çocukluk kaybı mıydı?
Marketin içi kalabalıktı. Herkes kendi telaşına düşmüş, işine gücüne dalmıştı. Kimse Ahmet'i görmüyordu. Oysa Ahmet oradaydı, yanı başımızdaydı.
İnsanlar uzak coğrafyalardaki çocuklar için üzülüyor, yardım kampanyalarına katılıyor, hayır kurumlarına bağış yapıyordu. Peki, hemen yanı başımızdaki Ahmet'leri neden görmüyorduk?
Anlamakta güçlük çekiyordum. Sanki vicdanlarımız bile belli kalıplara sokulmuştu. Uzakta yaşanan acılar içimizi sızlatırken gözümüzün önündeki yoksulluğa alışmıştık.
Ne olmuştu bize?
İnandığımız kitap yolda kalmışı, komşuyu, yetimi, güçsüzü, yakın ve uzak akrabayı gözetmemizi söylemiyor muydu? Öyleyse neden görmezden geliyorduk? Yoksa inandığımızı söylediğimiz şeyleri yaşamıyor muyduk? Ya da bütün bunları sorgulayan ben mi aklımı kaçırmıştım?
Bilmiyordum.
Bildiğim tek şey, insanların birbirine giderek yabancılaştığıydı. Hele çocuklar... Eskiden bir çocuğun gözyaşı insanın içini sızlatırdı. Şimdi bir çocuğun bütün hayatı gözlerimizin önünden geçiyor, dönüp bakmıyorduk bile.
Konuşurken Ahmet'in sesinde yalnızca üzüntü yoktu. Öfke de vardı. İnsanlara, düzene, yaşadığı hayata karşı bir öfke...
Çalışmak zorundaydı. Bunu biliyordu. Kimseye muhtaç olmamanın tek yolunun çalışmak olduğuna inanıyordu.
O sırada küçük kardeşleri, abilerinin aldığı çikolataları ve krakerleri iştahla yiyorlardı. Ne konuştuklarımızın ne de Ahmet'in gözlerinde biriken yaşların farkındaydılar.
Bir ara yüzüme baktı.
Bu dünya sadece zenginler için. Biz küçük insanlarız abla, dedi.
Bir an ne söyleyeceğimi bilemedim.
Kim söylüyor bunu Ahmet? diye sordum.
Dolmuş gözleriyle yüzüme baktı. Titreyen dudaklarını ısırdı.
Annem.
ayselozdemir063@gmail.com