Adıyaman Haber
HV
06 EKİM Salı 00:52

Bir Parkta Hayat

Aysel Kelekçi Özdemir
Aysel Kelekçi Özdemir
Giriş Tarihi : 05-10-2026 15:30

 

Geçtiğimiz günlerde evime yakın bir parka gittim. Hava kasvetliydi; ne insanı bunaltacak kadar sıcak ne de üşütecek kadar serin. Gökyüzü sanki ne yapacağına henüz karar verememişti.
Parkta bir süre dolaşıp etrafı kolaçan ettim. Bazen bir yere yalnızca oturmak için değil, hayatın bizden habersiz nasıl akıp gittiğini seyretmek için gideriz.
Bir süre sonra gözüm yakınımda oturan yaşlı bir kadına takıldı.
Belli ki eczaneden yeni gelmişti. Poşetinden ilaç kutularını tek tek çıkarıyor, ardından prospektüslerini açıp dikkatle okuyordu. Birini bitiriyor, diğerine geçiyor; küçücük harflerin arasında sanki kendisiyle ilgili büyük bir hüküm arıyordu.
Hastalığının ne olduğunu bilmiyordum. Bilmem de mümkün değildi. Ama yüzüne düşen gölgeden, okuduklarının onu ferahlatmadığı belliydi.
İnsan bazen karşısındakinin derdini bilmez; yine de o derdin ağırlığını yüzünde görür. En azından ben öyle hissederim. Kadının yüzündeki çaresizlik ve hüzün kalbimi acıttı. İster istemez düşündüm: Eşi, çocukları ya da yakınlarından biri neden yanında değildi? Neden o anda kimse onun omzundaki yükü fark etmiyordu?
Küçücük harfler gözlerini yormuş olmalıydı. Bir süre sonra gözlüğünü usulca çıkarıp boynuna bıraktı. Başını kaldırdı; boşluğa bakar gibi etrafına göz gezdirdi. Tam o sırada top oynayan çocuklara takıldı gözleri. Yüzünde belli belirsiz bir tebessüm belirdi. Kim bilir, belki bir torununu, belki de yıllar öncesinden kendi çocuklarından birini hatırladı.
Ben ise birkaç adım ötede onu seyrediyordum. İçimden yanına gidip sımsıkı sarılmak, “Lütfen üzülmeyin,” demek geçti. Hem de bütün kalbimle. Ama yapamadım.
Asıl acı olan da buydu belki.
İnsanın içinde bir başkasına uzanma isteği bu kadar kuvvetliyken, elini uzatmaktan çekinmesi... Kim koymuştu aramıza bu görünmez sınırları? Yetiştirilme biçimimiz mi, toplum mu, kültür mü; yoksa zamanla birbirimize yabancılaşmayı mı öğrenmiştik? Bir el uzatsak değecek kadar yakınız birbirimize, ama o eli çoğu zaman kendi yanımızda sıkıca tutuyoruz.
Kadına bakarken içim içimi yiyordu. O an aramızda yalnızca birkaç adım vardı; fakat o birkaç adımı geçmeye cesaret edemeyecek kadar uzağındaydım.
Tam o sırada birkaç çocuğun oynadığı top yuvarlanıp kadının ayaklarının dibine kadar geldi.
Kadın fark etmedi bile.
Çocuklardan biri koşarak geldi, topunu aldı ve yeniden oyuna döndü.
İşte hayatın birbirinden habersiz iki hâli birkaç adımlık mesafede yan yanaydı.
Bir tarafta, elindeki prospektüsün satırları arasında belki de yarınını anlamaya çalışan bir kadın; diğer tarafta yarının varlığından bile habersizmişçesine koşan çocuklar...
Onlara baktıkça imrendim.
Ne geçmiş omuzlarındaydı ne gelecek karşılarında bir korku gibi duruyordu. Düşüyor, kalkıyor, bağırıyor, gülüyor, yeniden koşuyorlardı. Birkaç dakika sonrasını bile hesaplamadan yaşıyorlardı hayatı. Ayan beyan, hesapsız kitapsız...
Belki de yetişkinliğin insandan ilk aldığı şey tam olarak buydu: anı, yalnızca o an olduğu için yaşayabilmek.
Parkta bana en sahici gelen iki şey çocuklar ve oradan oraya dolaşan kedilerdi. İkisinin de yarınla yapılmış bir sözleşmesi yok gibiydi. Acıktıklarında yemek, yorulduklarında durmak, neşelendiklerinde koşmak... Hayatı bizim kadar açıklamaya çalışmadan yaşıyorlardı.
Biraz ileride yaşlı bir çift oturuyordu.
Kılık kıyafetlerine bakılırsa Doğu'dan, belki de bizim oralardandılar. Birbirlerine sokulmuş hâlde, parkın telaşından ayrı küçük bir dünya kurmuş gibiydiler.
Az önce yalnız kadının hüznü kalbimi acıtmıştı; şimdi ise tam karşımda başka bir görüntü içimi ısıtıyordu.
Yaşlı kadın heybesinden çıkardığı ekmekleri şefkatli elleriyle ufalayıp etrafına toplanan kedilere dağıtıyordu. Öyle gelişigüzel de değil; belli ki onları tanıyordu. Her birine kendince bir isim takmıştı. Birini çağırıyor, ötekine sesleniyor, payını alamayanı gözetiyordu. Yanındaki yaşlı adam ise ayaklarının çevresinde dolaşan kedileri eğilip usulca okşuyordu.
Onları seyrederken içimden, Belki de dünya hâlâ böyle insanların yüzü suyu hürmetine dönüyordur, diye geçirdim.
Kimsenin görmediği yerde bir hayvana ekmeğini bölüşen, ayağının altındaki çime basarken bile incitmemeye özen gösteren, kendinden başka canlıların da bu dünyada hakkı olduğunu bilen insanlar...
İyiliğin her zaman büyük cümlelere, büyük fedakârlıklara ihtiyacı yoktu belki. Bazen bir heybeden çıkarılan birkaç parça ekmekti. Bazen yaşlı bir adamın bir kedinin başını okşayan nasırlı eliydi. Kimsenin alkışlamadığı, kimsenin bilmediği, hatta birkaç metre öteden bakan biri olmasa belki hiç anlatılmayacak küçücük iyiliklerdi.
Aynı parkın içinde, birbirine birkaç adım uzaklıkta iki ayrı hayat duruyordu karşımda.
Bir yanda yalnızlığının içinde, elindeki birkaç kutu ilaç ve küçücük harflerle kendi canının derdine düşmüş bir kadın...
Öte yanda ekmeğini kedilerle bölüşen, hayatın belki de sandığımız kadar büyük şeylerden ibaret olmadığını sessizce gösteren iki yaşlı insan...
Bir tarafta hayat ağırlaşmıştı.
Diğer tarafta birkaç lokma ekmek kadar sadeleşmişti.
Çocuklar ise bütün bunlardan habersiz, hâlâ topun peşinden koşuyordu.
Belki de o parkta gördüğüm şey insan ömrünün kendisiydi: Bir köşede korku, bir köşede merhamet, biraz ötede çocukluk; hepsi aynı anda, aynı gökyüzünün altında yaşanıyordu.
Bir süre daha oturdum.
Sonra kalktım.
Parktan yavaşça ayrılırken yaşlı kadının yüzünü, kedilerin başını okşayan o elleri ve topunun peşinden koşan çocukları yanıma aldım.
Yazacak bir şeyler bulmuş olmanın sevinciyle evin yolunu tuttum.
Oysa galiba ben bir şey bulmamıştım.
Hayat, bütün sıradanlığıyla, kendisini yazdırmıştı.

ayselozdemir063@gmail.com

YORUMLAR
Marka Flower Çiçekçi