İnsan, imtihanın yalnızca elinden alınanlarla geldiğini sanır; oysa bazen en ağır imtihan, elinden hiçbir şey alınmamasıdır. Kapıların ardı ardına açılması, nimetlerin çoğalması, işlerin yoluna girmesi ve hayatın insanın önüne adeta serilmiş bir sofra gibi gelmesi, her zaman ilahî bir hoşnutluğun işareti değildir; çünkü insan bazen kendisine verilenlerle yükselmez, verilenlerin içinde kendisini kaybeder.
İstidraç, insanın yanılgısını en güzel görünen yerden yakalayan bir imtihan biçimidir. Kişi yanlışlarıyla yüzleşmediği, günahından dönmediği, başkasının hakkını gözetmediği hâlde dünyada bolluk içinde yaşamaya devam edebilir. Kazancı artar, itibarı büyür, istediği kapılar açılır, çevresi genişler; insan da bütün bunları kendisine verilmiş bir onay gibi okuyarak içindeki hesabı ertelemeye başlar. Oysa bir şeyin verilmesi, onun mutlaka lütuf olduğu anlamına gelmez.
Kur’an, En‘âm Suresi 44. ayette insanın bu yanılgısını çok açık bir şekilde şöyle ifade eder:
“Kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Kendilerine verilenlerle şımardıkları zaman onları ansızın yakaladık; birdenbire bütün ümitlerini yitirdiler.”
Ayette insanı düşündüren yalnızca son değildir; sondan önce gelen bolluktur. Kapılar kapanmadan önce açılmış, nimetler kesilmeden önce çoğalmış, insanın önüne mahrumiyet değil genişlik konulmuştur. Çünkü insanın nefsine en ağır gelen imtihanlardan biri, yanlış yaptığı hâlde hayatın onu sürekli ödüllendiriyor gibi görünmesidir.
Bir insan haksızlık eder ve makamı yükselir.
Kalp kırar ve itibarı devam eder.
Kul hakkına girer ve kazancı artar.
Şükürden uzaklaşır fakat nimetleri çoğalır.
Sonra kendi kendisine şu hükmü verir: “Demek ki yolum doğru.”
Oysa burada yapılan şey, hayatın görünür sonucunu hakikatin ölçüsü hâline getirmektir.
İnsan, dünyadaki rahatlığı ile Allah’ın kendisinden razı oluşunu aynı şey zannettiğinde, ölçüsünü kaybetmeye başlar. Oysa Kur’an’ın bize öğrettiği dünya tasavvurunda nimet yalnızca bir ödül değil, aynı zamanda emanet ve sorumluluktur. Mal, makam, güç, güzellik, itibar, evlat, sağlık ve imkânların her biri insanın elinde taşıdığı başka bir hesaba dönüşebilir.
Çünkü insanın eline verilen her şey, bir gün insanın dilinden dökülen sözlerden daha yüksek sesle konuşacaktır.
Bir makam verilmişse, o makamla kimi ezdiği sorulacaktır.
Bir servet verilmişse, o servetin hakkını gözetip gözetmediği sorulacaktır.
Bir güç verilmişse, güçsüzün karşısında nasıl durduğu sorulacaktır.
Bir itibar verilmişse, o itibarı başkasını küçültmek için kullanıp kullanmadığı sorulacaktır.
İşte idrak, nimetin yalnızca parlak yüzünü değil, taşıdığı sorumluluğu da görebilmektir.
Bolluk içinde kaybolan insanın trajedisi, sahip olduklarının azalması değildir; sahip olduklarının kendisini değiştirdiğini fark edememesidir. Dünyası büyürken kalbi küçülebilir. Çevresi genişlerken merhameti daralabilir. Kazancı artarken şükrü azalabilir. Sözü daha çok dinlenirken başkasının sesini duyamaz hâle gelebilir.
Ve insan, bütün bunların ortasında hâlâ kendisini “başarılı” zannedebilir.
İstidraçın tehlikesi biraz da buradadır: İnsan bazen yanlış yolda ilerlediğinin en büyük delilini, yolunun hiç bozulmaması zanneder.
Oysa Allah’ın kuluna mühlet vermesi, onu unuttuğu anlamına gelmez. Geciken hesap, ortadan kalkmış hesap değildir. Dünyada karşılığı hemen görünmeyen her davranışın karşılıksız kaldığını düşünmek, insanın zamanı kendi ölçüsü sanmasından başka bir şey değildir.
Bu nedenle insanın kendisine sorması gereken soru, “Neden bende bu kadar çok şey var?”dan önce “Bende bu kadar çok şey varken ben neye dönüştüm?” olmalıdır.
Çünkü nimet insanı şükre götürüyorsa başka, şımartıyorsa başka; güç insanı adalete yaklaştırıyorsa başka, zulme cesaretlendiriyorsa başka; bolluk insanın kalbini genişletiyorsa başka, nefsini büyütüyorsa bambaşka bir anlam taşır.
Belki de insanın en zor fark ettiği kayıp, elinden düşen değil, idrâkinden düşendir.
Bir gün sahip olduklarımız azalabilir ve bunun farkına hemen varabiliriz; fakat merhametimizin, şükrümüzün, adalet duygumuzun ve Allah karşısındaki hassasiyetimizin ne zaman eksilmeye başladığını çoğu zaman anlayamayız.
İnsan işte o zaman bolluğun içinde yoksullaşır.
Çünkü gerçek zenginlik, dünyaya sahip olmak değil; dünyanın insana sahip olmasına izin vermemektir.
İstidraç, insana verilenlerin çokluğundan önce, verilenler karşısında idrakin kaybolmasıdır. İnsan kapıların açılmasına bakıp yolunun doğruluğuna hükmetmemeli; açılan her kapının kendisini nereye götürdüğüne bakmalıdır.
Çünkü bazı kapılar dünyaya açılırken insanın hakikate kapanmasına sebep olur. Buda insana hiç tanık olmadığı, yokluk dolu bir sona sürekler.
tun.fatma2016@gmail.com