Misak Manuşyan ve Unutulmuş Bir Hafızanın İzinde

Ahmet Korkmaz

02-07-2026 09:07

 

Yıllar önce internet ortamında karşılaştığım bir haber dikkatimi çekmişti. Haberde, Adıyamanlı Misak Manuşyan’ın Nazi işgali altındaki Paris’te göçmenlerden oluşan yaklaşık yetmiş kişilik bir komünist direniş örgütünün liderliğini yaptığı anlatılıyordu. Bu bilgi o dönem benim için hem şaşırtıcı hem de düşündürücüydü. Çünkü böyle bir kahramanı ilk defa duyuyordum.Haberi Adıyaman’daki yerel gazetelere de göndermiştim ve bazı gazeteler haberi manşetlerine taşımıştı.

Yıllar sonra, İstanbul’dan Adıyaman’a yaptığım bir uçak yolculuğunda İstanbul’da yaşayan Agop Evingülü ile tanıştım. Kısa sürede samimi bir sohbet kurduk. Konu geçmişe, tarihe ve memleket hikâyelerine uzanınca bana ilginç bulduğu bir olay anlattı. Yıllar önce Adıyaman’a bir iş için geldiğinde yerel gazetelerde Misak Manuşyan haberini gördüğünü, gazeteleri satın alıp İstanbul’a götürdüğünü ve bu habere çok şaşırdığını söyledi.

Ben de o haberi yıllar önce yerel gazetelere gönderen kişinin ben olduğumu söyledim. Böylece sıradan bir tesadüf, tarihin ve hafızanın derinliklerine uzanan bir hikâyeye dönüştü.

Yıllar önce yerel gazetelere yolladığım bir haberin, kayıp bir aile hikâyesinin izlerini gün yüzüne çıkaracağını ve beni yıllar sonra bu hikâyenin tanıklarıyla buluşturacağını nereden bilebilirdim ki? Tarih bazen en beklenmedik yollarla insanın karşısına çıkar.

Misak Manuşyan’ın hikâyesi yalnızca bir direniş öyküsü değildir. Aynı zamanda 20. yüzyılın büyük kırılmalarının, sürgünlerin, göçlerin ve halkların yaşadığı acıların da hikâyesidir. Adıyaman’da doğan Manuşyan, çocuk yaşta yaşadığı felaketlerin ardından Fransa’ya göç etmiş, işçilik yapmış, yazmış, düşünmüş ve mücadele etmiştir. O sadece bir direnişçi değil, aynı zamanda bir şairdi. Bu nedenle onu anarken “Şair Misak” demek de yanlış olmaz.

Paris’in Nazi işgali altında olduğu yıllarda, farklı milletlerden göçmenlerin oluşturduğu direniş örgütüne liderlik etti. Ermeniler, Yahudiler, Polonyalılar, İtalyanlar, İspanyollar ve başka birçok milletten insan aynı amaç etrafında birleşmişti: Faşizme karşı mücadele etmek ve özgürlüğü savunmak.

Göçmenlerden oluşan bu örgüt Nazi işgal güçlerine ağır darbeler vurdu. Nazi subaylarına adeta aman vermeyen direnişçiler, işgal yönetimini ciddi biçimde zor durumda bıraktılar. Bir dönem Nazi subaylarının Paris sokaklarında resmî üniformalarıyla rahatça dolaşamadıkları söylenir. İşgal altındaki bir şehirde, yurtlarından kopmuş göçmenlerin özgürlük mücadelesinin ön saflarında yer alması tarihin dikkat çekici ironilerinden biridir.

Ancak direnişin bedeli ağır oldu. Manuşyan ve arkadaşları yakalandılar. Naziler onları itibarsızlaştırmak amacıyla ünlü “Kızıl Afiş” propagandasını hazırladı. Paris sokaklarına asılan bu afişlerde direnişçiler “yabancı”, “suçlu” ve “terörist” olarak gösterilmeye çalışıldı. Fakat beklenenin tam tersi oldu. Halkın gözünde onlar suçlu değil, özgürlük savaşçısı olarak hatırlandı.

Manuşyan’ın adı daha sonra Fransız edebiyatının büyük isimlerinden Louis Aragon tarafından ölümsüzleştirildi. Aragon’un şiiri, Manuşyan ve arkadaşlarının fedakârlığını gelecek kuşaklara taşıdı. Böylece Adıyamanlı bir şair ve direnişçinin hikâyesi dünya tarihinin ortak hafızasına kazındı.

Direnişin en dokunaklı belgelerinden biri ise Misak Manuşyan’ın idam edilmeden önce eşi Mélinée Manouchian’a yazdığı veda mektubudur. Ölümünü bekleyen bir insanın kaleminden çıkan bu satırlarda korkudan çok sevgi, nefretten çok umut vardır. Eşine duyduğu sevgiyi anlatırken, insanlığın daha güzel bir geleceğe ulaşacağına olan inancını da korur. Kurşuna dizilmeye götürülen bir insanın ardında bıraktığı bu mektup, direniş tarihinin en etkileyici belgelerinden biri olarak kabul edilir.

1944 yılında Misak Manuşyan ve yoldaşları Nazi kurşunlarıyla idam edildi. Liderleriyle birlikte onlarca direnişçi hayatını kaybetti. Naziler, onları öldürerek fikirlerini ve mücadelelerini de yok edeceklerini düşündüler. Ancak tarih farklı bir hüküm verdi.

Aradan yaklaşık seksen yıl geçti. Fransa devleti, Misak Manuşyan’ın ve eşi Mélinée Manouchian’ın anısını onurlandırmak için onları devlet töreniyle Paris’teki Panthéon’a taşıdı. Fransa’nın en büyük bilim insanlarının, yazarlarının ve kahramanlarının yattığı bu anıt mezara kabul edilmek, bir ulusun gösterebileceği en büyük saygılardan biridir. Böylece bir zamanlar “yabancı” diye damgalanan göçmen direnişçi, Fransa’nın ulusal kahramanları arasındaki yerini aldı.

Bu hikâyenin bir başka trajik yönü de aile hafızasında saklıdır. Agop Evingülü’nün anlattığına göre babaannesi yıllarca kardeşleri Misak ve Garabet’in Amerika’ya gittiklerini söyler dururmuş. Oysa yıllar sonra ortaya çıkan gerçek çok daha farklıydı. Kardeşlerden biri, Avrupa direniş tarihinin en önemli isimlerinden biri olmuş, adı şiirlere, kitaplara ve filmlere konu olmuştu. Fakat aile hafızasında o hâlâ kayıp bir kardeş olarak yaşamaya devam etmişti.

Bugün geriye dönüp baktığımda, Misak Manuşyan’ın hikâyesinin yalnızca bir direnişçinin hikâyesi olmadığını görüyorum. Bu hikâye; Adıyaman’dan Paris’e, sürgünden direnişe, şiirden özgürlüğe uzanan uzun bir insanlık hikâyesidir. Bir şairin kalemiyle, bir direnişçinin cesaretiyle ve bir halkın hafızasıyla yazılmıştır.

Belki de tarihin asıl gücü burada saklıdır; unuttuğumuzu sandığımız hikâyeler, bir gün hiç ummadığımız bir anda yeniden karşımıza çıkar ve bize kim olduğumuzu hatırlatır. Misak Manuşyan’ın hikâyesi de böyle bir hikâyedir; kurşunlarla susturulmak istenen bir şairin, aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ insanlara ilham vermeye devam etmesi…

ahmet.a02@gmail.com

 

DİĞER YAZILARI Reji’den Günümüze Tütün: Değişen Aktörler, Değişmeyen Sorunlar 01-01-1970 03:00 Yavrusunu Yiyen Kedi 01-01-1970 03:00