Van’da 2012 yılında yaşanan bir olay, Kürt sorununda çözüm ile çözümsüzlük arasındaki çelişkiyi anlatan güçlü bir metafor olarak değerlendirilebilir.
Üzerlerine su sıkan TOMA’ya taş atan insanlar vardır. Devletin güvenlik aygıtı, protestocuları dağıtmak için kullanılmaktadır. Fakat TOMA bir noktada çamura saplanır. Bu kez sahne değişir: Az önce kendilerine su sıkan TOMA’ya taş atan insanlar, onun çamurdan çıkmasına yardım eder.
Bu görüntü, siyasal çatışmanın insani dayanışmayı bütünüyle ortadan kaldıramadığını gösterir. Karşı karşıya gelen insanlar, aynı zamanda aynı toplumun üyeleridir. Siyasal ayrışmanın ötesinde, ortak hayatı mümkün kılan bağlar varlığını sürdürmektedir.
Kürt sorunu yalnızca güvenlik politikaları ve silahlı çatışma üzerinden okunabilecek bir mesele değildir. Kürtlerin yüzyılı aşan hak ve özgürlük mücadelesinin temelinde kimliğin tanınması, dilin ve kültürün korunması, siyasal iradenin özgürce ifade edilmesi ve eşit yurttaşlık talebi bulunmaktadır.
Uzun yıllar boyunca inkâr, baskı, dışlama ve asimilasyon politikalarıyla çözülmeye çalışılan sorun, ortadan kalkmak yerine daha derin toplumsal ve siyasal yaralar yaratmıştır.
Bugün mesele yalnızca çatışmanın sona erdirilmesi değil, çatışmayı doğuran koşulların ortadan kaldırılmasıdır.
Meclisten geçen düzenleme bu açıdan önemli bir eşik olabilir. Silahların bırakılması ve çatışma döneminin sona erdirilmesi, demokratik çözüm için önemli bir başlangıçtır. Ancak kalıcı barış yalnızca silahların susmasıyla sağlanamaz.
Barış; insanların kimlikleri nedeniyle dışlanmadığı, dilini ve kültürünü özgürce yaşayabildiği, siyasal düşüncesini ifade edebildiği ve eşit yurttaş olarak kabul edildiği bir toplumsal düzeni gerektirir.
Çözümsüzlüğün bedelini yalnızca çatışmanın doğrudan tarafları ödememektedir. Çözümsüzlüğün girdabında bu ülkenin işçileri ve emekçileri de yıllardır ağır bir bedel ödemektedir. Çatışma ve çözümsüzlük; toplumsal kaynakların ihtiyaçlar yerine güvenlik politikalarına yönelmesine, yoksulluğun ve eşitsizliğin derinleşmesine, emeğin değersizleşmesine ve toplumun farklı kesimlerinin birbirinden uzaklaşmasına neden olmaktadır.
Bu nedenle Kürt sorununda demokratik çözüm yalnızca bir kimlik veya güvenlik meselesi değil; işçilerin ve emekçilerin daha adil, özgür ve eşit bir ülkede yaşama mücadelesinin de bir parçasıdır.
Burada TOMA’nın çamura saplanması yeniden anlam kazanır:
Çamura saplanan TOMA’yı kurtarmak başka, çamuru ortadan kaldırmak başkadır.
TOMA’yı çamurdan çıkarmak o anki sorunu çözer; fakat çamurun neden oluştuğunu sorgulamazsak aynı sorun yeniden ortaya çıkar. Siyasal sorunlarda da yalnızca sonuçlarla mücadele etmek, kaynağı ortadan kaldırmaz.
Gerçek çözüm, toplumu çatışmaya sürükleyen koşulları değiştirmektir. Bunun yolu inkâr ve baskıdan değil; eşitlikten, özgürlükten, demokratik siyasetten, adaletten ve karşılıklı güvenden geçmektedir.
Kürt sorununun çözümü bir tarafın diğerine üstün gelmesi değildir. Çözüm, farklı kimliklerin eşit haklara sahip yurttaşlar olarak aynı ülkede özgürce yaşayabilmesidir.
Bu nedenle yüzyıllık yalnızlığın sona ermesi yalnızca Kürtlerin değil, Türkiye’nin tamamının demokratikleşmesi meselesidir. Çünkü toplumun bir bölümünün kendisini dışlanmış veya eşitsiz hissettiği yerde gerçek anlamda ortak yaşam kurulamaz.
Van’daki görüntü önemli bir toplumsal mesaj taşımaktadır: İnsanlar siyasal olarak karşı karşıya gelebilir fakat aynı zamanda birbirlerine yardım edebilirler. Demek ki çatışmanın ötesinde başka bir zemin vardır:
Ortak yaşam zemini.
Bugün yapılması gereken, bu zemini güçlendirmektir. Bunun için geçmiş inkâr edilmemeli, geçmişle yüzleşilmeli; acılar yarıştırılmamalı, ortak bir toplumsal hafıza oluşturulmalı; farklılıklar bastırılmamalı, güvence altına alınmalıdır.
Silahların susması bu yolun başlangıcıdır. Devamında hukuk, demokrasi, eşit yurttaşlık, toplumsal adalet ve emeğin hakkı güvence altına alınmalıdır.
Barışa en çok işçiler ve emekçiler sahip çıkmalıdır. Çünkü savaşın, çatışmanın ve çözümsüzlüğün ekonomik ve toplumsal bedelini en ağır ödeyen kesimlerin başında onlar gelmektedir. İşçi ve emekçilerin ortak çıkarı birbirlerine karşı konumlandırılmakta değil; eşitlik, adalet ve dayanışma içinde birlikte yaşamaktadır.
Bu nedenle barış mücadelesi aynı zamanda emeğin, dayanışmanın ve ortak geleceğin mücadelesidir.
Yüzyıllık yalnızlıktan çıkış, bir tarafın diğerine teslim olmasıyla değil; herkesin eşit ve özgür yurttaşlar olarak ortak bir geleceğe sahip çıkmasıyla mümkündür.
Çamuru ortadan kaldırmak, toplumu yeniden aynı çatışma çukuruna sürükleyen koşulları yok etmektir.
Yüzyıllık yalnızlığın yerini ortak yaşamın alması, hepimizin ortak sorumluluğudur.
ahmet.a02@gmail.com
























