Kırlangıçlar, çocukluğumuzun kanatlı anılarıydı. Baharın ilk müjdesini onlar getirir, evlerimizin “hayat”ına sevinç taşırdı. Her yıl aynı saçağın altına döner, çamurdan ördükleri yuvalarla bize sadakatin, umudun ve birlikte yaşamanın ne demek olduğunu sessizce öğretirlerdi.
Onlar yalnızca güzel sesleriyle değil, doğaya kattıkları dengeyle de yaşamımızın ayrılmaz bir parçasıydı. Gün boyunca havada süzülerek sivrisinekler, sinekler ve diğer uçan böceklerle beslenirlerdi. Çocukluğumuzda yaz akşamlarında sivrisinekleri bugünkü kadar yoğun hatırlamayışımızın nedenlerinden biri de, kırlangıçların ve diğer böcekçil kuşların doğadaki bu doğal dengeyi korumasıydı. Elbette tek neden bu değildi; sulak alanların değişimi, iklim ve çevresel koşullar da etkiliydi. Ama kırlangıçlar bu dengenin en önemli parçalarından biriydi.
Sonra beton yükseldi. Cumbalar kayboldu, saçaklar kısaldı, avlular sustu. Beton binalar yalnızca kırlangıçların yuvalarını değil, insanın doğayla kurduğu kadim bağı da yıktı.
Beton evler bizi doğadan uzaklaştırdı; onları ise evsiz bıraktı. Oysa biz de çok şey kaybettik. Sabahları kırlangıçların cıvıltısıyla uyanmayı, gökyüzünü paylaşmayı, mevsimlerin sesini dinlemeyi unuttuk. Modernleştiğimizi sandık; ama doğanın sesini yitirdikçe biraz daha yoksullaştık.
Bir kırlangıcın yuvası yıkıldığında yalnızca bir kuş evsiz kalmaz; insan da çocukluğundan, hafızasından ve hayvan sevgisinden bir parça kaybeder.
Belki de yeniden öğrenmemiz gereken en önemli şey şudur: Bu dünya yalnızca bize ait değildir. Gökyüzü kırlangıçların, dallar ağaçların, toprak tüm canlıların ortak evidir. İnsan, ancak bu ortak yaşamı koruyabildiği ölçüde gerçekten insan kalabilir.
ahmet.a02@gmail.com
























