Adıyaman’ın hafızasında bazı insanlar vardır; sessiz yürürler ama bıraktıkları iz gürültülü nutuklardan daha derindir. Onlardan biri de mühendis, bürokrat ve dernekçi kimliğiyle uzun yıllar memlekete emek veren Halit Özdüzen idi.
İstanbul Teknik Üniversitesi’nde mühendislik okurken yalnız değildi; evliydi, çocuk sahibiydi. Gençlik yılları romantik öğrenci hikâyeleriyle değil, ağır bir yaşam mücadelesiyle geçti. Gündüz okul sıralarında mühendislik dersleri dinliyor, gece ise inşaatlarda bekçilik yapıyordu. Yıllar sonra bunu anlatırken, “24 saat bana yetmiyordu Ahmet Hocam,” demişti. Bu cümle yalnız kişisel bir fedakârlığın değil, Anadolu’dan çıkıp ayakta kalmaya çalışan bir kuşağın özetiydi.
Yokluğun içindeki düzeni bile mücadeleyle kurmuşlardı. Mahalledeki bakkal, manav ve şarküteri haftada bir gün evin ihtiyaçlarını kapıya bırakıyor, o da ay başında borcunu ödüyordu. Bugünün tüketim kültüründe anlaşılması zor olan bu ilişki, aslında dayanışmanın ve güvenin toplumsal karşılığıydı. İnsanlar birbirinin ayakta kalmasına omuz veriyordu.
Sonrasında devlet bürokrasisinde uzun yıllar çalıştı. Ankara’da dernek başkanlığı yaptı. Memleket meselelerinden hiçbir zaman kopmadı. Fakat onun hafızama kazınan asıl sözü, yıllar önce Ankara’da yaptığımız bir sohbet sırasında söylediği cümleydi.
Gençliğin verdiği heyecanla anlatıyordum; Adıyaman’ın kalkınması için bilim, kültür ve sanatın öneminden söz ediyor, memleketteki duyarsızlığa öfkeleniyordum. Herkesin birbirini onayladığı, kimsenin gerçek anlamda üretim ve ortak akıl peşinde koşmadığı ortamdan yakınıyordum. O sakin tavrıyla dinledi, sonra kısa ama ağır bir cümle kurdu:
“Adıyaman yavrusunu yiyen kedidir.”
Bu söz yalnız bir sitem değildi; memleketin yıllardır kendi insanına, kendi değerine, kendi birikimine nasıl davrandığının sert bir tarifiydi. Yetişen insanını desteklemek yerine küçümseyen, üreten insanı yalnız bırakan, farklı fikri tehdit gören bir toplumsal ruh hâliydi bu.
Bugün dönüp baktığımızda bu sözün acı karşılığını daha net görüyoruz. Depremde yalnız binalar yıkılmadı; yılların ihmali, liyakatsizliği, plansızlığı ve örgütsüzlüğü de enkaz altında kaldı. Adıyaman sadece doğal afetin değil, uzun yıllardır biriken yönetim anlayışının sonuçlarını yaşadı. Çünkü bir kentin geleceği yalnız betonla kurulmaz; bilimle, kültürle, sanatla, dayanışmayla ve ortak akılla kurulur.
Belki artık şu soruyu daha yüksek sesle sormanın zamanı gelmiştir:
Adıyaman, yavrusunu yiyen kedi olmaktan çıkıp yavrusunu büyüten, koruyan ve geleceğe hazırlayan bir memleket olabilir mi?
Bunun yolu “ben” merkezli ilişkilerden değil, “biz” diyebilen bir toplumsal anlayıştan geçiyor. Kişisel çıkarı değil ortak yararı önceleyen; biatı değil liyakati önemseyen; günü kurtarmayı değil geleceği kurmayı hedefleyen bir zihniyet olmadan gerçek kalkınma mümkün değil.
Bugün Adıyaman’ın en büyük ihtiyacı yalnız yatırım değil; kolektif aklı önceleyen yeni bir toplumsal cesarettir. Bilim insanının, sanatçının, öğretmenin, işçinin, çiftçinin, gencin ve kadının söz sahibi olduğu bir ortak yaşam iradesidir.
Çünkü şehirler ancak kendi evlatlarına sahip çıktığında ayağa kalkabilir. Aksi halde her kuşak yeniden aynı cümleyi kurmak zorunda kalır:
“Adıyaman yavrusunu yiyen kedidir.”
ahmet.a02@gmail.com
























