Bir toplumun gerçek zenginliği, sahip olduğu binaların yüksekliğiyle, yollarının genişliğiyle ya da ekonomik göstergelerinin büyüklüğüyle ölçülmez; birbirinin yükünü ne kadar fark ettiğiyle, başkasının acısını kendi konforunun dışında bırakmadan ne kadar anlayabildiğiyle ölçülür. Çünkü birlikte yaşamak yalnızca aynı coğrafyayı paylaşmak değil, aynı hayatın içinde birbirimizin görünmeyen ağırlıklarına da yer açabilmektir.
Bugün belki de en çok eksikliğini hissettiğimiz şeylerden biri hâlden anlamaktır. Bir insanın neden sustuğunu, neden öfkelendiğini, neden içine kapandığını, neden eskisi kadar güçlü görünmediğini hemen yargılamadan önce onun taşıdığı yükü düşünmek… Bir annenin geçim kaygısını, bir öğrencinin gelecek korkusunu, işsiz bir gencin içine attığı hayal kırıklığını, yaşlı bir insanın yalnızlığını, depremden sonra hayatını yeniden kurmaya çalışan bir ailenin görünmeyen yorgunluğunu fark edebilmek…
Hâlden anlamak, acımak değildir. Karşımızdakini küçültmeden onun şartlarını anlayabilmektir.
Bir insanın düştüğü yere bakıp “Neden kalkmadı?” demek kolaydır. Asıl mesele, o insanın neden düştüğünü görebilmektir. Bir çocuğun başarısızlığını konuşmak kolaydır; evindeki imkânları, gördüğü ilgiyi, zihnindeki korkuları sormak daha zordur. Bir çalışanın verimsizliğini eleştirmek kolaydır; geçim sıkıntısını, tükenmişliğini veya taşıdığı sorumlulukları fark etmek ise başka bir bakış ister.
Bu bakış yalnızca bireysel ilişkilerde değil, kamusal hayatın her alanında gerekli.
Bir kurumun karşısındaki insan yalnızca bir dosya numarası değildir. Bir hastaneye gelen kişi yalnızca bir sıra numarası değildir. Bir öğrenci yalnızca bir sınav sonucu değildir. İş arayan biri yalnızca bir başvuru değildir. Yardıma ihtiyaç duyan biri yalnızca istatistik değildir.
Her rakamın arkasında bir hayat vardır.
Devletin, kurumların, yöneticilerin, öğretmenlerin, sağlık çalışanlarının, işverenlerin ve nihayet toplumun bütün fertlerinin karar verirken biraz olsun karşısındaki insanın yerine kendisini koyabilmesi, adalet duygusunun da merhametin de başlangıç noktalarından biridir.
Hâlden anlamak, her davranışı haklı görmek anlamına gelmez. Anlamak ile onaylamak aynı şey değildir. Bir yanlışı eleştirirken bile o yanlışa sürükleyen şartları görebilmek, insanı hem daha adil hem daha ölçülü kılar.
Çünkü yalnızca hüküm veren bir toplum sertleşir; anlamaya çalışan bir toplum olgunlaşır.
Belki de eğitim sistemimizde çocuklara yalnızca daha fazla bilgi değil, daha fazla insan okuma becerisi kazandırmalıyız. Bir kitabı anlayan fakat yanındaki arkadaşının üzüntüsünü fark etmeyen bir zihnin bilgisi eksik kalır. Çok şey bilen fakat başkasının mahcubiyetini koruyamayan bir insanın eğitimi tamamlanmış sayılmaz.
Hâlden anlamak da öğrenilen bir şeydir.
Dinlemeyi öğrenmekle başlar.
Yargıyı biraz geciktirmekle gelişir.
Kendi hayatımızın merkezinden çıkıp başkasının penceresinden bakabilmekle derinleşir.
Belki bu ülkede birbirimize en çok lazım olan şeylerden biri de budur: Birbirimizi hemen tanımlamak yerine biraz daha anlamaya çalışmak.
Çünkü aynı toplumda yaşamak, yalnızca aynı sokaklardan geçmek değildir. Birbirimizin hayatına görünmeden dokunuyoruz. Söylediğimiz bir söz birinin gününü değiştirebilir; küçümsediğimiz bir insanın yarasını derinleştirebilir; gösterdiğimiz küçük bir anlayış ise hiç bilmediğimiz bir yükü hafifletebilir.
Bir toplumun ahlâkı, yalnızca büyük sözlerinde değil, güçsüz olanla karşılaştığında nasıl davrandığında ortaya çıkar.
Hâlden anlamayı çoğaltabilirsek birbirimize yalnızca daha nazik değil, daha adil bir ülke de bırakabiliriz.
Çünkü bazen bir insanın ihtiyacı olan şey çözümden önce anlaşılmaktır.
tun.fatma2016@gmail.com