İnsan, dünyaya yalnızca bir soyadının mirasını değil; çoğu zaman farkına bile varamadığı düşüncelerin, korkuların, kabullerin ve sessizliklerin de mirasını devralarak gelir. Kimimiz dedelerimizin servetini değil, kaygılarını; kimimiz anne babamızın başarılarını değil, yarım kalmış cümlelerini taşırız. Nesiller boyunca elden ele geçen bazı miraslar vardır ki ne tapuya yazılır ne de sandıklarda saklanır. Onlar, insanın zihnine işlenir, kalbine yerleşir ve fark edilmediği sürece kader zannedilerek yaşamaya devam eder. Ben onlara, zehirli miras kodları diyorum.
Bir çocuğa yıllarca "Sen yapamazsın." denildiğinde, büyüdüğünde önüne çıkan engellerden önce kendi zihnini aşmak zorunda kalır. Bir evde sevgi, korkunun gölgesinde büyümüşse, yıllar sonra kurulan her yeni yuvada o korkunun yankısı duyulur. Çünkü insan, çoğu zaman yaşadığını değil; kendisine öğretileni tekrar eder. Böylece dünün yaraları, bugünün karakterine; bugünün karakteri ise yarının kaderine dönüşür.
Ne gariptir ki, insan kendisini özgür zannederken bile çoğu zaman başkasının cümleleriyle düşünür, başkasının korkularıyla karar verir ve başkasının sınırları içerisinde yaşamayı normal kabul eder. Oysa zincirlerin en ağır olanı demirden yapılanlar değil; insanın zihnine görünmeden yerleştirilenlerdir. Çünkü görünmeyen prangalar, görünenlerden daha uzun ömürlüdür.
Carl Gustav Jung'un şu sözü, bu hakikati asırlar ötesinden bugüne taşır: "Bilinçaltını bilinçli hâle getirmedikçe, o hayatını yönetecek ve sen buna kader diyeceksin." Belki de hayatımız boyunca kader sandığımız birçok tekrarın sebebi, çözülmemiş miras kodlarımızdan başka bir şey değildir.
İnsan bazen kendi ömrünü değil, kendisinden önce yaşayan insanların korkularını yaşar. Hiç denemediği hâlde başarısız olmaktan çekinir, hiç düşmediği hâlde yürümekten korkar, hiç ihanete uğramadığı hâlde güvenemez. Çünkü zehirli miras kodları, insanın yaşamadığı acıları bile ona kendi hatırası gibi hissettirebilir.
Fakat unutulmamalıdır ki, her miras taşınmak zorunda değildir. İnsan, kendisine bırakılan her yükün emanetçisi olmak mecburiyetinde değildir. Nasıl ki bir bahçıvan kurumuş dalları budamadan ağacı yeniden yeşertemezse, insan da ruhunu yıllardır besleyen zehirli düşünceleri ayıklamadan gerçek huzura ulaşamaz. Değişim, geçmişi inkâr etmek değil; geçmişin geleceği esir almasına izin vermemektir.
Mevlânâ'nın şu sözü bu yolculuğa sessizce eşlik eder: "Dünle beraber gitti cancağızım, ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım." Belki de yeni şeyler söylemeden önce, yeni bir kalple bakmayı öğrenmek gerekir. Çünkü aynı korkularla kurulan yarınlar, yalnızca dünün başka bir kopyası olacaktır.
İnsan, kendisini yaralayan mirası çocuklarına bıraktığı gün değil; onu sorgulamadan doğru kabul ettiği gün kaybetmeye başlar. Oysa en kıymetli miras; evler, arsalar, makamlar veya servetler değil, korkudan arınmış bir vicdan, sevgiyi eksiltmeyen bir kalp ve hakikatten uzaklaşmayan bir şahsiyettir.
Belki de hayatın en büyük cesareti, bize bırakılan her emaneti taşımak değil; ruhumuza zehir akıtan miras kodlarını fark edip onları bizden sonra gelecek nesillere aktarmamaktır. Çünkü gerçek miras, nesilden nesile taşınan yükler değil; nesilden nesile hafifleyen yüreklerdir.
tun.fatma2016@gmail.com