Güzel ülkem Türkiye’ye bakarken insanın aklından önce kalbi konuşuyor; haritaların çizgileri, istatistiklerin rakamları ya da ekranlardan yükselen yüksek sesler değil, sessizce biriken duygular, içe atılmış kırgınlıklar ve hala vazgeçilmeyen umutlar beliriyor zihnimde. Bu bakışta, bir şehrin adı usulca düşüyor içime: Adıyaman… Kendi halinde, gösterişten uzak, derdini bağırarak anlatmayan ama yaşadıklarını iliklerine kadar hisseden bir şehir gibi duruyor karşımda; tıpkı bugün Türkiye’nin durduğu yer gibi.
Adıyaman’ın yıllardır yaşadığı şey de tam olarak budur aslında; adı sıkça anılır ama hikâyesi pek dinlenmez, acısı konuşulur ama sorumluluğu paylaşılmaz, varlığı kabul edilir ama yokluğa terk edilir. Oysa bu topraklar, toprağına basanı, suyunu içeni, ekmeğini bölüşeni sever; uzaktan bakarak, uzaktan konuşarak, uzaktan ahkam keserek sevilecek bir vatan değildir burası.
Türkiye de tıpkı Adıyaman gibi, zaman zaman unutulmuş, görmezden gelinmiş, ihmal edilmiş ama her defasında ayakta kalmayı başarmış bir ülke; depremlerle sınanmış, acılarla yoğrulmuş, ihanete uğramış ama yine de umudunu kaybetmemiş bir hafızaya sahip. Yıkılmış şehirlerin arasından yeniden ayağa kalkmayı bilen bu topraklar, sessizliğini teslimiyet sananlara inat, her seferinde hayata tutunmanın bir yolunu bulmuştur.
Bu ülkenin yüreği gerçekten çok büyük; ancak bu yüreğe dağıtılan sevgi çoğu zaman eksik, dengesiz ve adaletsiz. Oysa bir ülkeyi sevmek, sadece türküsünü dinlemek, manzarasını paylaşmak ya da adını sloganlara dönüştürmek değildir; o ülkenin unutulmuş sokaklarını da hatırlamak, kenarda kalmış şehirlerine de sahip çıkmak, acısını merkezdeki kadar ciddiye almakla mümkündür.
Türkiye’yi gerçekten sevenler bilir ki bu ülke yalnızca İstanbul’dan, Ankara’dan ya da birkaç büyük şehirden ibaret değildir; Adıyaman da bu vatanın kalbidir, Hakkâri de, Edirne de. Dağında çobanı, ovasında çiftçisi, köyünde öğretmeni olan bu ülke, parça parça değil, bir bütün hâlinde sevildiğinde anlam kazanır.
Güzel ülkem Türkiye, sen çok büyük bir yüreksin; ama seni sevdiğini söyleyenlerin gönlü bazen bu büyüklüğe yetmiyor. Diliyle sahip çıkan çok, ama yüreğiyle, emeğiyle, vicdanıyla sahip çıkanların sayısı ne yazık ki az ve bu eksiklik en çok da sessiz kalan şehirlerin omzuna yük oluyor.
Tıpkı Adıyaman gibi… Sessiz, derin, vakur ama içinde koskoca bir milletin geçmişini, bugününü ve yarınını taşıyan bir sabırla ayakta duran şehirler gibi. Ve ben inanıyorum ki bu ülkenin sessizliği bir vazgeçiş değil, aksine daha adil, daha samimi ve daha gerçek bir sevdaya duyulan umudun ta kendisidir.
atnmedyanet@gmail.com























