Son zamanlarda Türkiye ile Azerbaycan arasında yaşanan gelişmeler üzerine bir yazı kaleme almamayı düşünüyordum. Ancak her geçen gün artan tartışmalar, açıklamalar ve karşılıklı sitemler, beni bu yazıyı yazmaya itti. Peki, Azerbaycan neden kardeş olarak gördüğü Türkiye’ye bu kadar sitemkâr yaklaşıyor? Bu sorunun yanıtını bulabilmek için yakın dönemde yaşanan küresel gelişmelerden bazı kesitleri ele alalım. Ardından parçaları birleştirerek büyük resmi görmeye çalışalım.
İran ile ABD arasında yaşanan savaşın, bölgesel dengeleri kökten değiştirebilecek sonuçlar doğurma potansiyeli taşıdığı açıktır. Ortadoğu, bir kez daha içinden çıkılması güç bir istikrarsızlık sürecine sürüklenebilirdi. İsrail’in istihbarat faaliyetleri, İran’daki üst düzey isimlere yönelik saldırılar ve bölgedeki güç mücadelesi, bu sürecin ne denli karmaşık olduğunu gösteriyordu. Olası bir çatışmanın etkilerinin Suudi Arabistan’dan Afrika’daki bazı ülkelere kadar uzanması, haritaların ve siyasi dengelerin yeniden tartışmaya açılması ihtimal dâhilindeydi.
İran, Türkiye’den önceki son önemli bölgesel güçlerden biriydi. Ancak savaş sürecinde yaşanan bazı gelişmeler, dikkat çekici soruları da beraberinde getirdi. İran’ın, ABD ve İsrail’le yaşadığı çatışmanın yanı sıra bölgedeki başka ülkelere de füze saldırıları gerçekleştirmesi, savaşın daha geniş bir coğrafyaya yayılması riskini artırdı. Bu durum, bölgedeki gerilimin daha da büyümesine zemin hazırlayabilirdi.
Türkiye’ye yönelik olduğu belirtilen füze girişimleri de bu hassas tablonun bir parçasıydı. Türkiye, savunma sistemleriyle bu tehditleri bertaraf ederken çatışmayı daha geniş bir savaşa dönüştürecek adımlardan kaçınmaya çalıştı. Çünkü atılan her füzeye aynı şekilde karşılık vermek, yalnızca iki ülke arasındaki gerilimi değil, bütün bölgenin geleceğini de tehlikeye atabilirdi.
İşte burada Türk devlet aklının bölgesel gelişmelere yaklaşımı önem kazanıyor. Türkiye, gerilimin daha da büyümemesi için itidalli bir tutum sergilerken bölge ülkelerine de sağduyu çağrısında bulundu. İran’a yönelik diplomatik uyarılar ve çatışmanın yayılmasını önlemeye dönük girişimler, bu yaklaşımın bir parçası olarak değerlendirilebilir.
Böylesine kritik bir dönemde İran’ın iç dinamikleri de büyük önem taşıyordu. Ülkede farklı siyasi görüşler, ekonomik sıkıntılar ve toplumsal sorunlar bulunmasına rağmen dış tehdit algısı, toplumun önemli bir bölümünü ülkenin bütünlüğü etrafında bir araya getirebilirdi. Böylece İran’ın içeriden zayıflatılması ve toplumsal çatışmaların derinleştirilmesi üzerine kurulu olabilecek senaryoların gerçekleşmesi zorlaşabilirdi.
Türkiye’nin olası bir çatışmada doğrudan taraf hâline gelmesi, İran’daki gelişmelerin seyrini değiştirebilir; bölgesel gerilimin farklı bir boyuta taşınmasına neden olabilirdi. İran’ın kuzeyindeki Türk nüfusun yaşadığı bölgelerde ortaya çıkabilecek siyasi hareketlilik de bu tablonun önemli unsurlarından biri olarak değerlendirilebilirdi. Ancak Türkiye’nin yaklaşımını yalnızca askerî veya siyasi bir tercihle açıklamak yeterli değildir. Burada bölgesel istikrar, sınır güvenliği ve daha büyük çatışmaların önlenmesi gibi unsurların da dikkate alınması gerekir.
Türkiye’nin önceliği, bir başka ülkenin toprak bütünlüğünü bozmak ya da bölgesel bir çatışmadan toprak kazanımı sağlamak değil, daha geniş bir savaşın önüne geçmek olmalıdır. Çünkü Ortadoğu’da ortaya çıkacak her yeni kriz, yalnızca o ülkeyi değil, komşularını ve bütün bölgeyi etkileyecektir.
Şimdi gelelim Sayın Aliyev’e…
Sayın Aliyev, Türkiye’nin İran’a yönelik olası bir çatışmada daha sert bir tutum benimsemesi hâlinde ortaya çıkabilecek sonuçları farklı değerlendirmiş olabilir. İran’ın kuzeyinde milyonlarca Azerbaycan Türkünün yaşadığı bilinen bir gerçektir. Bu durum, Azerbaycan açısından tarihî, kültürel ve siyasi bakımdan hassas bir konudur.
Ancak burada asıl sorulması gereken soru şudur: İran’ın bazı bölgelerinde yaşanabilecek bir siyasi değişim, gerçekten Azerbaycan’ın yararına mı olurdu? Böyle bir gelişme, İsrail’in bölgedeki nüfuzunu artırmasına mı yol açardı, yoksa Türk dünyasının coğrafi bütünlüğünü güçlendirecek yeni imkânlar mı doğururdu?
Bunlar üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken sorulardır.
Sayın Aliyev’e bir başka soru daha yöneltmek isterim: İran’ın kuzeyinde yaşanabilecek olası bir toprak değişikliği, daha fazla çatışmanın ve kan dökülmesinin önünü açsaydı, bunun sonuçları ne olurdu? Zengezur Koridoru ve Türk dünyasının coğrafi bağlantıları açısından ortaya çıkabilecek yeni riskler yeterince hesaba katılmış olur muydu?
Elbette Karabağ meselesi de bu tartışmanın dışında tutulamaz. Azerbaycan, Karabağ konusunda uzun yıllar boyunca büyük bir mücadele verdi. Bu süreçte yaşanan acılar, kayıplar ve verilen emekler hafızalardaki yerini koruyor. Ancak Karabağ örneğinden hareketle başka bölgelerde yaşanabilecek gelişmeleri yalnızca toprak kazanımı üzerinden değerlendirmek doğru olmaz. Her coğrafyanın kendine özgü tarihî, siyasi ve toplumsal şartları vardır.
Türk devlet aklı, yalnızca bir ülkenin kısa vadeli çıkarlarını esas alarak hareket etmez, Sayın Aliyev. Atılan adımların bölge ülkelerinde doğuracağı sonuçları, uzun vadeli riskleri ve ortak geleceğe etkilerini de hesaba katar. Çünkü kalıcı güç, yalnızca sınırların genişlemesiyle değil, istikrarın sağlanması ve halklar arasında güvenin korunmasıyla mümkündür.
Aynı şekilde, uluslararası ilişkilerde güçlü olanın yanında yer almak ya da yalnızca ekonomik ve siyasi çıkarları öncelemek de yeterli değildir. Tarihî bağlar, ortak kültür ve halklar arasındaki kardeşlik duygusu, siyasetin önemli unsurları arasında yer almalıdır. İnsanlık dramları karşısında duyarsız kalmamak, çocukların ve sivillerin hayatını her türlü siyasi hesabın üzerinde tutmak gerekir.
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler de tam olarak bu noktada anlam kazanıyor. İki ülke arasındaki kardeşlik, yalnızca ortak sloganlarla ya da dönemsel siyasi çıkarlarla ölçülemez. Bu kardeşlik, zor zamanlarda birbirini anlamayı, farklı değerlendirmelere rağmen ortak geleceği korumayı ve gerektiğinde birbirine doğruyu söyleyebilmeyi de gerektirir.
İran’ın kuzeyinde yaşayan Azerbaycan Türklerinin geleceği, elbette Azerbaycan açısından önemlidir. Ancak bu meselenin çözümü, daha fazla çatışmaya, bölünmeye ve istikrarsızlığa yol açacak adımlarda aranmamalıdır. Tarihî ve kültürel bağların siyasi bir çözüme dönüşmesi ancak bölge halklarının iradesi, uluslararası hukuk ve barışçıl yöntemler çerçevesinde ele alınmalıdır.
Belki bir gün bölgesel şartlar değişir, halkların iradesi doğrultusunda yeni siyasi modeller gündeme gelir. Ancak kan dökülerek, toplumlar birbirine düşürülerek ve yeni krizler yaratılarak kurulacak bir düzenin kalıcı olması mümkün değildir. Suriye örneğinde olduğu gibi, çatışmaların ve dış müdahalelerin yol açtığı yıkım, bütün bölgeye ağır bedeller ödetebilir.
Unutmayalım ki Türk dünyasının birlikteliği, yalnızca coğrafi bağlantılardan ibaret değildir. Bu birliktelik, ortak tarih, kültür, dil ve karşılıklı güvenle güçlenir. Birbirine komşu halkların huzur içinde yaşaması, kardeşlik ilişkilerinin sağlam temeller üzerinde yükselmesi açısından hayati önem taşır.
Azerbaycan ile Türkiye arasındaki bağların temelinde de böyle bir anlayış yatmaktadır. Bu bağları korumak, geçici siyasi hesapların ötesinde bir sorumluluktur. Kardeşlik, yalnızca aynı düşündüğümüzde değil, farklı düşündüğümüzde de birbirimizi anlayabilmektir.
Azerbaycan halkının acısını da Türkiye’nin hassasiyetlerini de anlamak gerekir. Çünkü bir halkın geçmişte yaşadığı acıları bilmek, aynı acıların başka halklar tarafından yaşanmasına seyirci kalmamayı da beraberinde getirir.
Araz’ın ayrılığını anlatan o dizelerdeki sızıyı hepimiz hissedebiliriz:
Araz’ı ayırdılar,
Kumunan doldurdular,
Men senden ayrılmazdım,
Zülmünen ayırdılar.
Bu dizelerdeki ayrılık acısını nasıl hissediyorsak, aynı acının başka halkların kaderine dönüşmesine de izin vermemeliyiz.
Çünkü kardeşlik, yalnızca aynı kökten gelmek değil; birbirinin geleceğini, huzurunu ve insanlığını da korumaktır.
Selam ve dua ile…
ismailkocakaplan44@gmail.com
























