Şehrin hiç dinmeyen gürültüsü, insanın ruhuna çöken stresi ve her geçen gün daha da içinden çıkılmaz hâle gelen o bitmek bilmeyen keşmekeş, artık insanları yalnızca yormakla kalmıyor; aynı zamanda onları nefes alamaz bir hâle sürüklüyor. Böylesi bir ortamda yaşayan insanlar ise çareyi, doğaya biraz daha yaklaşmakta, toprağa dokunmakta ve şehirden uzak küçük bir sığınak bulmakta arıyor; bu yüzden şehir dışından küçücük bir bahçe alarak, içine doğayla uyumlu, mütevazı bir yaşam alanı kurmak istiyorlar. Ancak ne var ki, bu masum arayışın daha ilk adımında karşılarına dikilen koca bir duvar var: yasaklar, yasaklar ve yine yasaklar…
Peki, sormak gerekiyor: Bu yasakların ardında yatan gerçek mantık nedir ve gerçekten neyi korumayı amaçlıyoruz? Doğayı koruduğumuzu mu düşünüyoruz, yoksa farkında olmadan insanı doğadan koparan bir düzenin devamına mı hizmet ediyoruz?
Ortada görmezden gelinmesi mümkün olmayan, son derece acı bir tablo var; ülkenin dört bir yanında yıllardır ekilmeyen, biçilmeyen, kaderine terk edilmiş ve adeta unutulmuş tonlarca arazi bulunuyor. Bu topraklarda üretim yok, emek yok, bakım yok; toprağın bereketi zamanla küsmüş, sertleşmiş ve adeta canını yitirmiş durumda. Ne var ki, biri çıkıp o sahipsiz toprağı sahiplenmek, onu yeniden hayata döndürmek, birkaç ağaç dikerek yeşertmek ve sadece hafta sonları bile olsa orada huzur bulmak istediğinde, karşısına bir anda yasak tabelaları dikiliyor.
Şimdi açıkça sormak gerekir: Atıl durumda bekleyen, toz ve toprağa gömülmüş o arazilerin kime, ne gibi bir faydası vardır? İnsanlar orayı yeşillendirdiğinde, meyve ağaçlarıyla donattığında ve toprağı yeniden canlandırdığında mı memlekete zarar vermiş oluyor? Sadece birkaç metrekarelik, temelsiz ve doğaya uyumlu bir yapının, koca bir ekosistemi bozduğunu iddia etmek ne kadar gerçekçi olabilir?
Eğer gerçekten mesele doğayı korumak ya da üretimi artırmak olsaydı, bugün o terk edilmiş arazilerin her biri birer yaşam alanına, birer üretim merkezine dönüşmüş olurdu. Ancak gelinen noktada görünen o ki, asıl mesele doğayı korumaktan çok, insanı doğadan uzak tutmak ve onu ruhsuz beton yığınlarının içine hapsetmektir.
Dört duvar arasında sıkışmış, toprağa dokunması engellenmiş, gökyüzünü yalnızca binaların arasından görebilen bir toplumdan ne verim beklenebilir ne de gerçek bir huzur umulabilir. Çünkü insanı topraktan uzaklaştırmak, aslında onu köklerinden koparmak demektir; köklerinden koparılan bir toplum ise zamanla kimliğini, üretkenliğini ve huzurunu yitirir.
Kusura bakılmasın ama toprağa yaklaşanı, ağaç dikeni ve doğayla yeniden bağ kurmaya çalışan insanı cezalandırarak ne üretimi artırmak mümkündür ne de toplumsal huzuru sağlamak. Yasakçı bir anlayışla tarım arazilerini korumaya çalışmak, sorunu çözmek yerine daha da derinleştirmekten başka bir işe yaramaz. Çünkü toprak, onu seven, ona emek veren ve onunla birlikte yaşayan insanla hayat bulur.
Artık insanları betona hapsetmekten vazgeçmek gerekiyor; bırakın bu millet nefes alsın, bırakın insanlar toprağa dokunsun, doğayla yeniden bağ kursun ve kendi köklerine geri dönsün. Çünkü toprağa dokunamayan, doğayla bağını kaybeden bir toplum, aslında çoktan kurumuş demektir.
kocatascelil@gmail.com