ÇOCUKLARI BU NOKTAYA KİM GETİRDİ?

Ahmet Korkmaz

16-10-2026 15:39

 

Okul saldırılarına giden taşlar tek tek döşendi.

Bu cümle, çocuk ve ergen psikiyatristi Prof. Dr. Bengi Semerci’ye ait.

Aslında tartışmanın tam merkezine oturan da bu cümle.

Bir okulda bıçak çekildiğinde, bir çocuk arkadaşına saldırdığında, bir genç silaha sarıldığında bütün dikkatimiz son ana çevriliyor. Saldırgan çocuk, ailesi, kullandığı silah, okulun güvenliği…

Sonra aynı soru:

“Bu çocuk bunu nasıl yaptı?”

Oysa daha zor, daha rahatsız edici ve daha politik bir soru var:

Bu çocuk bu noktaya nasıl getirildi?

Çünkü hiçbir çocuk boşlukta büyümüyor.

Çocuk; ailenin, okulun, sokağın, ekranın, ekonominin, siyasetin ve toplumun içinde büyüyor.

Ve bütün bunların ürettiği hayatın izlerini taşıyor.

Önce öğretmene şiddet dedik, sonra öğrenciye bir süredir öğretmenlere yönelik saldırıları konuşuyoruz.

Öğretmenler öldürüldü.

Öğrenciler arasında ağır zorbalık olayları yaşandı.

Çocuklar yaralandı.

Ama çoğu kez olaylar “münferit” denilerek geçiştirildi.

Her olay kendi dosyasına kapatıldı.

Nedenleri sistematik biçimde tartışılmadı.

Şiddetin okuldan sokağa, sokaktan eve, evden ekrana ve ekrandan yeniden okula nasıl döndüğü sorgulanmadı.

Sonra şiddetin dozu yükseldi.

Biz yine şaşırdık.

Oysa şaşıracak ne vardı?

Taşlar tek tek döşenmişti.

Eğitim sistemi ne yapıyor?

Okulun görevi yalnızca çocuklara bilgi yüklemek değildir.

Okul aynı zamanda çocuğu korumaktır.

Çocuğun değişimini fark etmektir.

Sessizliğinin nedenini sormaktır.

Öfkesinin arkasına bakmaktır.

Devamsızlığını yalnızca yoklama çizelgesine yazmamak, “Neden gelmiyor?” diye araştırmaktır.

Zorbalığa uğrayan çocuğu yalnız bırakmamaktır.

Şiddet uygulayan çocuğu yalnızca cezalandırmak yerine, “Bu çocuk bize ne anlatıyor?” diye sormaktır.

Fakat eğitim sistemi giderek daha fazla sınav, puan, sıralama ve disiplin üzerinden konuşuyor.

Çocuğun ruhunu ise çoğu zaman listenin dışında bırakıyor.

Bir çocuğun başarısızlığını görüyoruz; yoksulluğunu görmüyoruz.

Devamsızlığını görüyoruz; evindeki koşulları görmüyoruz.

Öfkesini görüyoruz; maruz kaldığı şiddeti görmüyoruz.

Sessizliğini görüyoruz; yalnızlığını görmüyoruz.

Sonra çocuk sistemin dışına çıktığında “sorunlu çocuk” diyoruz.

Belki de sorun çocuğun kendisinden önce, çocuğu göremeyen sistemdedir.

Yoksul çocuk yalnızca parasız değildir.

Yoksulluk, çocuğun yalnızca cebindeki paranın azlığı değildir.

Beslenememektir.

Eğitim olanaklarına eşit ulaşamamaktır.

Kültüre, sanata, spora ulaşamamaktır.

Kendisiyle aynı yaşta başka çocukların sahip olduğu imkânlardan mahrum kalmaktır.

Ve zamanla şunu düşünmeye başlamaktır:

“Benim hayatım neden onlarınki kadar değerli değil?”

İşte eşitsizlik yalnızca ekonomik bir mesele değildir.

Aynı zamanda psikolojik ve toplumsal bir meseledir.

Çocuklara ne veriyoruz?

İnterneti suçluyoruz.

Sosyal medyayı suçluyoruz.

Bilgisayar oyunlarını suçluyoruz.

Dizileri suçluyoruz.

Peki çocuklara bunların karşısında ne veriyoruz?

Ücretsiz spor alanları nerede?

Kütüphaneler nerede?

Bilim merkezleri nerede?

Sanat atölyeleri nerede?

Gençlik merkezleri nerede?

Çocukların yeteneklerini keşfedebileceği, üretebileceği, arkadaşlık kurabileceği, kendisini değerli hissedebileceği kamusal alanlar nerede?

Çocuğa alternatif bir hayat sunmadan ekranı yasaklamak kolaydır.

Ama mesele ekranı kapatmak değil, çocuğun önüne başka bir dünya koyabilmektir.

Çocuklar şiddeti yalnızca bilgisayar oyunlarından öğrenmiyor.

Evde öğreniyor.

Sokakta öğreniyor.

Televizyonda öğreniyor.

Sosyal medyada öğreniyor.

Siyasetin dilinde görüyor.

Güç gösterisinin saygı gördüğünü görüyor.

Şiddet kullananın bazen kahramanlaştırıldığını görüyor.

Kolay yoldan zenginleşenin başarılı sayıldığını, emek verenin ise görünmez kaldığını görüyor.

Sonra biz çocuğa dönüp:

“Neden şiddeti seçtin?”diye soruyoruz.

Belki de önce kendimize sormalıyız:

Biz ona hangi modeli sunduk?

Ceza her şeyi çözseydi…

Her saldırıdan sonra aynı reçete masaya geliyor:

Daha fazla güvenlik.

Daha fazla kamera.

Daha ağır cezalar.

Çocukları daha erken yaşta yetişkin gibi yargılama.

Fakat cezayı büyütmek, nedeni ortadan kaldırmıyor.

Bir çocuğun neden şiddete yöneldiğini anlamadan yalnızca cezayı artırmak, yangının neden çıktığını araştırmadan dumanı dağıtmaya benziyor.

Üstelik okulun kapısına ne kadar güvenlik koyarsak koyalım, çocuğun zihnindeki umutsuzluğu kapıda bıraktıramayız.

Asıl güvenlik, çocuğu kaybetmeden önce fark etmektir.

Gençlerin elinden gelecek çekiliyor.

Burada mesele eğitim sistemini de aşan bir yere geliyor.

Genç, okulunu bitiriyor.

İş bulamıyor.

İş bulsa insanca yaşayacak ücret bulamıyor.

Kendi evini kuramıyor.

Geleceğini planlayamıyor.

Sosyal hayatı daralıyor.

Ve giderek şu duyguyla baş başa kalıyor:

“Ne yaparsam yapayım hayatım değişmeyecek.”

İşte bu, yalnızca ekonomik bir sorun değildir.

Bu bir gelecek sorunudur.

Bir ülkenin gençleri geleceğe güvenmiyorsa, o ülkenin en büyük kaybı yalnızca bugünkü üretim değildir; yarına dair inancıdır.

Semerci’nin sözü bu nedenle üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir uyarıdır:

“Bir ülkeyi yok etmek istiyorsanız umutlarını çalın.”

Gençlerinin umutlarını kaybeden bir ülke, geleceğini de kaybetme riskiyle karşı karşıyadır.

Çocuğu suçlamadan önce aynaya bakalım.

Elbette bireysel ruhsal sorunlar vardır.

Elbette bazı çocukların psikiyatrik desteğe ihtiyacı vardır.

Elbette ailelerin sorumlulukları vardır.

Ama bütün meseleyi “sorunlu çocuk” ve “sorunlu aile” üzerinden açıklamak, toplumsal ve kurumsal sorumlulukları görünmez hale getirir.

Çocukların sağlığa ulaşması gerekir.

Ailelerin sosyal ve ekonomik olarak desteklenmesi gerekir.

Okulların rehberlik ve psikolojik destek kapasitesi güçlendirilmelidir.

Öğretmenlerin yalnızca ders anlatan değil, çocuğun hayatındaki riskleri fark edebilen bir sistemin parçası olması gerekir.

Okul, sağlık, sosyal hizmet ve aile arasında gerçek bir dayanışma mekanizması kurulmalıdır.

Çocuk eğitim sisteminin dışına itildiğinde onu sokağa bırakmamalıyız.

Çocuk sokağa bırakıldığında ise sokağın bütün riskleriyle baş başa kalır.

Asıl mesele güvenlik değil, nasıl bir toplum istediğimizdir.

Bugün okul saldırılarını konuşuyoruz.

Yarın başka bir saldırıyı konuşabiliriz.

Eğer yalnızca sonuca bakarsak, her defasında aynı şaşkınlığı yaşayacağız.

Oysa soruyu değiştirmek zorundayız.

Çocuk neden şiddete yöneldi?

Onu kim gördü, kim görmedi?

Hangi aşamada yardım çağrısı duyulmadı?

Okul nerede yetersiz kaldı?

Aile nerede yalnız bırakıldı?

Sosyal devlet nerede devreye girmedi?

Eğitim sistemi hangi çocuğu dışarıda bıraktı?

Ve en önemlisi:

Bu ülke çocuklarına nasıl bir gelecek vaat ediyor?

Çünkü çocuğun elinden umudu alıp sonra ona neden öfkeli olduğunu sormak büyük bir çelişkidir.

Çocuğa gelecek vermeden ondan geleceğe hazırlanmasını bekleyemeyiz.

Şiddeti yalnızca kapıda aramayalım.

Bazen şiddetin ilk taşları çok daha önce döşenir:

Bir çocuğun görülmediği evde…

Dinlenmediği okulda…

Yoksulluğunun utanca dönüştüğü bir toplumda…

Eşitsizliğin kader gibi sunulduğu bir düzende…

Ve geleceğini göremediği bir ülkede…

Çocukları korumanın yolu onları daha fazla cezalandırmaktan değil, onları daha erken görmekten geçiyor.

Çünkü mesele yalnızca okul saldırıları değildir.

Mesele, çocuklara nasıl bir ülke bıraktığımızdır.

ahmet.a02@gmail.com

DİĞER YAZILARI Samsat: Altı Bin Yıllık Bir Kent Nasıl Unutulur? 01-01-1970 03:00 Nemrut’un Heykellerinden Adıyaman’ın Gevendelerine 01-01-1970 03:00 İklim Krizi Kapıda Değil: Türkiye Faturayı Çoktan Ödemeye Başladı 01-01-1970 03:00 Finlandiya’dan Türkiye’ye: Eğitim Sistemini Çocuk İçin Kurmak 01-01-1970 03:00 Tesellide Dünya Markasıyız 01-01-1970 03:00 Adıyaman’ın Barış Hafızası: Halk Oyunlarından Sırrı Süreyya Önder’e 01-01-1970 03:00 Selam Verip Merhabaya Durmamak: Kürt Sorununda Samimiyet Sınavı 01-01-1970 03:00 1 Eylül: Barışı Toplumsallaştırmak 01-01-1970 03:00 Beş Dakikanı Bana Ayır: Bir Okuma Kültürü Yolculuğu 01-01-1970 03:00 Yüzyıllık Yalnızlıktan Ortak Yaşama 01-01-1970 03:00 Adıyaman’ın Gerçek Zenginliği Doğasıdır 01-01-1970 03:00 Kafka’nın Böceği Meydana İndi 01-01-1970 03:00 Kırlangıçlar ve Beton 01-01-1970 03:00 Misak Manuşyan ve Unutulmuş Bir Hafızanın İzinde 01-01-1970 03:00 Reji’den Günümüze Tütün: Değişen Aktörler, Değişmeyen Sorunlar 01-01-1970 03:00 Yavrusunu Yiyen Kedi 01-01-1970 03:00