Türkiye’de artık yaşadığımız ekonomik tabloyu yalnızca “enflasyon” kelimesiyle anlatmak bana göre yetersiz kalıyor. Çünkü vatandaşın hissettiği şey, istatistik tablolarındaki yüzde oranlarından çok daha farklı: Türkiye bugün ciddi bir pahalılık sorunu yaşıyor.
Enflasyon, fiyatların genel seviyesinin sürekli artmasıdır. Pahalılık ise o artışın insanların hayatına nasıl yansıdığını anlatır. İşte asıl mesele burada başlıyor.
Bugün aynı ürünün, aynı hizmetin hatta aynı yemeğin fiyatında bile akıl almaz farklılıklarla karşılaşabiliyoruz. Bir yerde makul görünen bir fiyat, başka bir yerde birkaç katına çıkabiliyor. Üstelik bu durum yalnızca Türkiye’de yaşayanların değil, ülkemize gelen yabancıların da dikkatini çekmeye başladı.
Artık Türkiye’ye gelen insanlar bile “Türkiye çok pahalı” demeye başladı.
Düşünün; yurt dışında 10 dolara yediği bir yemeği Türkiye’de 30-40 dolara yiyebildiğini söyleyen turistler var. Turizm ülkesi olmak, gelen insanı birkaç günlük tatilinde fiyatlarla şaşırtmak anlamına gelmemeli. Tam tersine, Türkiye’nin dünyanın dört bir yanından insanın gelip rahatça harcama yapabildiği, esnafın da bundan kazandığı bir ülke olması gerekiyor.
Ama bugün ortaya çıkan tablo farklı.
Maaş artıyor, hayat daha hızlı pahalanıyor
Bir tarafta ücretler ve maaşlar belli oranlarda artırılıyor, diğer tarafta kira, gıda, ulaşım, eğitim, sağlık, restoran, market ve günlük yaşamın diğer giderleri sürekli yükseliyor.
Sonuçta vatandaşın cebine giren para artmış gibi görünse de o paranın satın alma gücü azalıyor.
Dört kişilik bir ailenin yalnızca yeterli ve dengeli beslenebilmesi için gereken aylık gıda harcamasının 37 bin 388 TL seviyesine ulaşması, meselenin boyutunu ortaya koyuyor.
Gıda ile birlikte kira, ulaşım, eğitim, sağlık, giyim ve diğer temel ihtiyaçlar da hesaba katıldığında dört kişilik bir ailenin geçinebilmesi için gereken toplam gelir 121 bin 786 TL seviyesine çıkıyor.
Bekâr bir çalışanın aylık yaşama maliyeti ise 48 bin 305 TL olarak hesaplanıyor.
Şimdi bu rakamları bir de Türkiye’de milyonlarca insanın aldığı ücretlerle yan yana koyalım.
Ortada ciddi bir makas var.
Ve o makas her geçen gün biraz daha açılıyor.
İnsanlar artık hesap yapmıyor, vazgeçiyor
Ekonomik sıkıntının en tehlikeli tarafı sadece fiyatların yükselmesi değildir. İnsanların hayatlarından birer birer vazgeçmeye başlamasıdır.
Eskiden ayda birkaç kez dışarıda yemek yiyen insan artık yılda birkaç kez gidiyor.
Markete giren vatandaş, ihtiyacını değil fiyatını kontrol ediyor.
Et almak lüks haline geliyor, meyve-sebze bile mevsimine göre hesaplanıyor. Bir aile çocuklarının istediği bir ürünü alırken bile “Bunu alırsak ay sonunu nasıl getiririz?” diye düşünüyor.
İşte ekonomik kriz tam da burada hissediliyor.
Çünkü ekonomi yalnızca rakamlardan ibaret değildir.
Ekonomi, insanların hayatıdır.
Bir annenin çocuğunun istediği yiyeceği alamaması da ekonomidir. Bir babanın ev kirasını ödedikten sonra elinde para kalmaması da ekonomidir. Gençlerin evlenmeyi, ev kurmayı ertelemesi de ekonomidir. Emeklinin ay sonunu getirememesi de ekonomidir.
Peki bu fiyatlar neden bu kadar dengesiz?
Asıl sorgulanması gereken konulardan biri de bu.
Enflasyonun yüksek olması bir gerçek olabilir. Ancak aynı ürünün veya hizmetin farklı yerlerde birbirinden çok farklı fiyatlara satılması, yalnızca enflasyonla açıklanabilecek bir durum değil.
Burada fiyatlama davranışlarını, rekabeti, denetimi, maliyetleri ve fırsatçılığı da konuşmak gerekiyor.
Bir ürünün maliyeti artıyorsa elbette fiyatı da artabilir. Bunu herkes anlayabilir. Fakat maliyetle açıklanamayacak fiyat artışları ortaya çıktığında vatandaşın sormaya hakkı var:
“Bu fiyatı neye göre belirlediniz?”
Çünkü artık insanlar fiyatların neden arttığını değil, neden bu kadar farklılaştığını merak ediyor.
Bir yerde 100 liraya satılan ürünün başka yerde 200, 300 hatta daha yüksek fiyatlara satılması normalleştirilemez.
Serbest piyasa demek, “Kim ne fiyat isterse onu yazsın” demek değildir.
Serbest piyasanın yanında rekabet, şeffaflık ve denetim de olmak zorundadır.
Dünyanın en yoksuluyla kendimizi kıyaslamak çözüm değil
Dünya Bankası'nın aşırı yoksulluk ölçütleri üzerinden yapılan hesaplamalarda kişi başına günlük çok düşük gelir seviyeleri dikkate alınıyor. Ancak Türkiye gibi büyük ve farklı gelir gruplarına sahip bir ülkede yalnızca “aşırı yoksulluk sınırının altında kaç kişi var?” sorusuna bakarak gerçek hayatı anlamak mümkün değil.
Çünkü vatandaşın derdi yalnızca aç kalmamak değil.
İnsanlar insanca yaşamak istiyor.
Kirasını ödemek, çocuğunu okutmak, gerektiğinde doktora gitmek, yılda birkaç gün tatil yapmak, arkadaşlarıyla oturup bir çay-kahve içmek, ailesiyle dışarıda yemek yiyebilmek istiyor.
Bunlar lüks değil.
Bunlar normal bir hayatın parçaları.
Bugün insanlara “Aç değilsin, o halde sorun yok” diyerek ekonomi anlatılamaz.
Çünkü mesele yalnızca açlık değildir.
Mesele, insanların yaşam standardının her geçen gün aşağı çekilmesidir.
Enflasyon düşse bile pahalılık hemen bitmeyecek
Burada çok önemli bir ayrım daha var.
Enflasyonun düşmesi, fiyatların düşmesi anlamına gelmez.
Enflasyonun yüzde 40'tan yüzde 20'ye düşmesi, fiyatların yarı yarıya düşeceği anlamına gelmez. Fiyatlar sadece daha yavaş artar.
Vatandaşın asıl beklediği ise satın alma gücünün yeniden yükselmesidir.
Çünkü markete gittiğinde “Geçen ay 500 liraya aldığım ürün bugün 550 lira olmuş” demekten yorulan insan, artık yüzde kaç enflasyon olduğunu hesaplamıyor.
“Ben bu maaşla nasıl geçineceğim?” diye soruyor.
İşte ekonominin gerçek sınavı da bu soruya verilecek cevapta.
Türkiye’nin artık yalnızca enflasyon oranlarını değil, pahalılığın nedenlerini de tartışması gerekiyor.
Fiyatların neden bu kadar yükseldiğini, neden bazı sektörlerde olağanüstü farklar oluştuğunu, üreticinin neden kazanamadığını, tüketicinin neden pahalıya aldığını, aradaki zincirde kimin ne kadar kazandığını konuşmalıyız.
Çünkü vatandaş artık rakamlardan çok hayatın kendisini görüyor.
Ve hayat bize şunu söylüyor:
Türkiye yalnızca yüksek enflasyonla değil, giderek ağırlaşan bir pahalılık sorunuyla karşı karşıya.
Bu sorun çözülmeden, insanların cebindeki para gerçekten değer kazanmadıkça ve temel ihtiyaçlara erişim yeniden kolaylaşmadıkça, açıklanan hiçbir ekonomik başarı vatandaşın mutfağında karşılığını bulmayacaktır.
Çünkü ekonominin en gerçek göstergesi ne bir tablo ne de bir grafik…
Ay sonu geldiğinde vatandaşın cebinde kalan paradır.
kocatascelil@gmail.com