İnsanlığımız o betonların altında mı kaldı acaba, yoksa biz mi sağ çıktığımızı sanıyoruz? Hangisi?
Harıkçı Caddesi’nde, Gölebatmaz'da yürürken karşılaştığımız o tanıdık ve sıcak selamlar, Demokrasi Parkı’ndaki ihtiyar meclislerinden gelen o kahkahalar buz kesti adeta.
Bir ekmeği ortadan böler gibi derdimizi bölüşürdük eskiden; şimdi ise herkes kendi küçük dünyasına hapsoldu, konteynerına ya da kapısını sımsıkı kapattığı dairesine çekildi. Bir korku bu aslında. Bir kaçış. İçimizden diyoruz ki aman ha, kimseyle göz göze gelmeyeyim; belki biri derdini anlatır şimdi ya da bir şey ister diye köşe bucak kaçıyoruz birbirimizden.
Birbirimizin yüzüne bakmaya mecalimiz mi yok, yoksa birbirimize bakacak yüzümüz mü kalmadı?
Hani o depremin ilk günleri vardı ya; daha enkazlar yerdeydi... Millet canını, ciğerini o taşların arasından çıkarmak için tırnaklarıyla kazırken, birileri hesap peşindeydi. Sağlam kalan evlere fahiş kiralar, koli koli istiflenen yardımlar, çadırlarda oturup da bir işin ucundan tutmayıp sırf gelen yardımlara göz dikenler... İlk golü biz orada yedik aslında. Deprem binaları yıktı ama o kara bencillik ruhumuzu, insanlığımızı darmadağın etti. O gün bugündür belimizi doğrultamadık bir türlü.
Ev, bark, eşya; hepsi yerine gelir bir şekilde. Ama o eski Adıyamanlılık duruşu? İşte o, tarihi Kab Camii gibi sarsıldı. Ulu Cami’nin 500 yıllık direği kırıldığında, sanki bizim de bel kemiğimiz çatladı. Kalenin eteğinde içilen o çayın, sokaklarımızdaki çeşmelerden gürül gürül akan o suyun tadı yok artık. Çünkü bizi biz yapan çimento değildi; birbirimize olan saygımızdı, sevdamızdı.
Şimdi binalar yükseliyor, yeni yeni yapılar yapılıyor ama içi boş. Ruhsuz. Kimsesiz gibi her yer. Selamı sabahı kestik. Mimar Sinan’ın, Eskisaray’ın, Eğriçayı Parkı’nın o eski tadı tuzu kalmadı. Sanki selam versek cebimizden bir şey eksilecek. Oysa biz paylaştıkça çoğalan insanlardık.
Yine bir araya gelmeli, yine birbirimizin gözünün içine bakmalıyız. Eğer biz o eski ahlakı, o birbirimize olan tutkunluğumuzu o enkazın altından çıkarıp almazsak, bu şehir istediği kadar yenilenmiş olsun; bir ruhlar mezarlığından öteye gidemez. Taş üstüne taş koyup evi yine dikeriz dikmesine de, asıl mesele o kapının ardındaki o eski tadı, o birbirimize olan gönül borcumuzu geri getirmek.
Biz yuvamızı kaybettik. Birbirimize tutunmayı unuttuk. Yetti artık bu kadar yabancılaştığımız; gelin, birbirimizin elinden tutup o enkazın altından önce insanlığımızı çekip çıkaralım.
Enkazın altında sadece cenazelerimiz değil, birbirimize olan o eski borcumuz, yani insanlığımız da kaldı. Bunları enkazdan çıkaramazsak o güleç, o mert Adıyamanlıyı bir daha aynada bile göremeyeceğiz. Şehir insanla kurulur, betonla değil. İnsan biterse, şehir de biter.