Bugün ölmeden öleceğim bir gün.
Ruhu teslim etme, Morg, Gasilhane, Cenaze namazı, Kabir ve Sorgu...
Hepimiz biliyoruz, er veya geç bu yollardan geçeceğiz ve bu kronolojiye dahil olacağız.
Kaçış yok.
Sadece bekleyiş var.
Hadi bakalım, yavaştan yol alalım.
Berzaha doğru
***
Dokuz ay...
Ana rahminde başlayıp doğuma kadar olan o meşhur bekleyiş. Meğer ölüm de öyleymiş, sessiz sedasız bir olgunlaşma bir hazırlık süreci.
Tamamlandım sanki. İçimde tarif edemediğim bir ağırlık var, bir o kadar da hafifledim. Yolculuğun ilk adımı bu galiba.
***
Hastane odasındayım şimdi. Yüzüme yansıyan o beyaz, soğuk tavan... Gözlerim çakılı kaldı oraya, kirpiklerim esas duruşta. Karşımda o ve muazzam heybetiyle, bakışlarımız çarpışıyor.
Titriyorum, ama soğuktan değil.
Hem de nasıl bir titreme bu. Korku iliklerime kadar işlemiş durumda.
Sonra o an geliyor. Emaneti teslim etme vakti. Ruhum ayak uçlarımdan çekilmeye başlıyor, yavaş yavaş, santim santim ve en son burun deliklerimden süzülüp çıkıyor.
Bitti işte. Dünya denilen o koca sınav, bir nefes gibi uçup gitti elimden.
***
Artık baş başayız.
Ben ve o.
Bir gurbetçinin hiç bilmediği bir şehirde, elinde valiziyle kalakalması gibi bir tedirginlik var üstümde.
Nereye? Nasıl?
Aşağıda ise bir kıyamet kopuyor. Bedenim orada, taş gibi hareketsiz.
Annem feryat ediyor, babamın omuzları çökmüş yine içine atmış belli ki acısını, eşim, çocuklarım...
Canım yanıyor onları öyle görünce ama bir yandan da kopuyorum onlardan. Sedyeye alıyorlar beni, bir dolabın karanlığına hapsoluyorum.
Kapak kapandı.
Tak.
İçerisi buz gibi
***
Gece soğuk. Gece çok sessiz.
Ama sabah olunca o morgun önü mahşer yeri gibi; eş dost, akraba...
Hepsi orada. Belediye arabasıyla son bir yolculuğa çıkıyoruz mezarlık Camisi'ndeki gasilhaneye doğru. Amcama vasiyet etmiştim zamanında, “Beni sen yıka” demiştim.
Sözünü tutuyor, görüyorum. Elindeki keseyi göz yaşlarıyla ıslatıyor.
Ailemin hali perişan, sanki dünya başlarına yıkılmış. Birbirlerine tutunuyorlar, tesellilerin biri gidip biri geliyor, ama ne fayda?
Kefenlediler beni. Gece uyumadan önce eşofman giyinip rahatlarsın ya aynen onun gibi bir şey...
Güzel kokular sürdüler. Bembeyaz bir paket gibi musalla taşındayım şimdi. Herkes orada, saf tutmuşlar.
Hoca soruyor o meşhur soruyu: Haklarınızı helal ediyor musunuz?
Helal olsun.
Tanıyan da söylüyor tanımayan da. İçimden “Gerçekten mi?” diye geçirmekten kendimi alamıyorum.
***
Omuzlarda gidiyorum. Sallana sallana.
Güzel ama kısa sürdü bu yolculuk.
Ve o daracık çukura indiriliyorum. Kardeşlerim tutuyor başımdan, ayaklarımdan.
Açıyorlar kefenin bağlarını.
Sal taşları diziliyor üstüme. Ve artık güneşle de vedalaştım. Toprak dökülmeye başlıyor üstüme.
Kürek sesleri... Her bir kürek toprağın sesi dünya ile olan o son bağımı da koparıp atıyor.
Telkin duası, Aminler ve sonra...
Ayak sesleri, uzaklaşıyorlar. Birer birer gidiyorlar.
En sevdiğim bile arkasını dönüp yürüyor. Yapayalnızım artık.
***
Berzah... Toprak beni bir annenin evladını kucaklaması gibi sıkıyor. Öyle bir hasret ki bu, kemiklerimi kıracak sandım. Ama bırakıyor sonra.
Derken, bir nur. İki melek belirdi karşımda. Sorgu başlayacakmış.
Sorsunlar bakalım.
“Rabbin kim?” dediler.
O an Hz. Ömer'in o muazzam duruşu geldi aklıma. Hani demişti ya meleklerin yüzüne karşı; Siz binlerce yıllık yoldan gelip de Rabbinizi unutmadınız da ben evimden çıkıp buraya gelene kadar mı unutacağım?
Dilim çözülüyor şükürler olsun.
Rabbim ALLAH,
Dinim İslam...
Kelimeler dökülüyor peş peşe.
Kabrimde bir pencere açılıyor birden. Dışarıyı göremiyorum henüz.
Belirsizlik... Acaba ne göreceğim o pencereden bakınca?
Amelim neyse, ibadetim ne kadarsa artık oradan ya cennetin o mis kokulu bahçelerini göreceğim ya da cehennemin o kavurucu hararetini.
Korkuyorum. Hem de nasıl.
Amelime güvenmiyorum çünkü, ibadetlerim eksik benim, niyetlerim yarım yarım.
Tek sığınağım, tek dayanağım O'nun o sonsuz RAHMETİ.
Merhametine muhtacım.
İşte böyle...
