Nerede O Eski Bayramlar: Bir Özlemin ve Samimiyetin Hikayesi

Hüseyin Turhal

24-03-2026 11:38

 

“Nerede o eski bayramlar...” Bu cümle, sadece yaşını almış büyüklerimizin dudaklarından dökülen bir sitem değil; aynı zamanda hepimizin içinde bir yerlerde yankılanan ortak bir duygunun, kaybolmaya yüz tutmuş bir samimiyetin ve değişen hayatların kısa ama derin bir özetidir. Her bayram arifesinde biraz daha belirginleşen bu his, aslında geçmişe duyulan özlemden çok, kaybettiğimizi düşündüğümüz değerlerin hatırlatılmasıdır.

Eskiden bayram, takvimde işaretlenmiş bir tatil gününden ibaret değildi. Bayramın gelişi günler, hatta haftalar öncesinden hissedilirdi. Evlerde hummalı bir hazırlık başlardı; halılar silkelenir, perdeler yıkanır, mutfaklarda büyük bir telaş yaşanırdı. Tereyağlı baklavanın fırından yükselen kokusu, sarmaların sabırla sarılması, şerbetlerin kaynaması…Bunların her biri sadece bir hazırlık değil, bayramın ruhunu inşa eden ritüellerdi.

Çocuklar için bayram ise bambaşka bir heyecandı. Yeni alınan bayramlık kıyafetler, çoğu zaman yastık altında saklanır, sabah erkenden giyilmek üzere sabırsızlıkla beklenirdi. Ayakkabılar başucunda durur, sanki gece boyunca onlara bakılarak uyunurdu. O masum heyecan, bugünün hiçbir teknolojik oyuncağında bulunmayan bir mutluluğun ta kendisiydi.

Bayram sabahları erken kalkılır, en güzel kıyafetler giyilir ve büyük bir özenle bayram namazına gidilirdi. Ardından başlayan ziyaretler, bayramın asıl anlamını ortaya koyardı. Büyüklerin elleri öpülür, hayır duaları alınırdı. O eller sadece bir gelenek gereği değil, bir saygının, bir bağlılığın ve bir aidiyetin ifadesi olarak öpülürdü. Evler arası mesafeler önemli değildi; yürünür, gidilir, kapılar çalınırdı. Çünkü o kapıların ardında sadece insanlar değil, hatıralar ve bağlar vardı.

Mahalle kültürü bayramın en canlı sahnesiydi. Çocuklar grup grup dolaşır, kapıları çalar, şeker toplardı. Poşetlerde biriken şekerlerin hışırtısı, bayramın en neşeli melodisiydi adeta. Hiç kimse kapısını çalana şüpheyle bakmazdı; çünkü o kapıyı çalan ya komşunun çocuğuydu ya da bayramın bereketini taşıyan bir misafirdi. Paylaşmak, ikram etmek ve birlikte gülmek bayramın doğal bir parçasıydı.

Bugün ise aynı bayramlar, farklı bir anlamla karşımıza çıkıyor. “Nerede o eski bayramlar?” sorusunu sormamızın nedeni belki de tam olarak burada saklı. Artık bayramlar çoğu zaman bir dinlenme fırsatı, bir tatil planı ya da şehirden kaçış olarak görülüyor. Ziyaretlerin yerini kısa mesajlar, telefon aramaları ve sosyal medya paylaşımları almış durumda. Büyüklerin elleri fiziksel olarak öpülmese de, gönderilen bir emojiyle gönül alınmaya çalışılıyor.

Elbette zaman değişiyor, hayat koşulları farklılaşıyor. Şehirleşme, yoğun iş temposu ve bireyselleşen yaşam biçimi, eski alışkanlıklarımızı dönüştürüyor. Ancak asıl soru şu: Değişen sadece şartlar mı, yoksa biz de bu değişime gönüllü olarak mı ayak uydurduk?

Unutmamak gerekir ki bayramı “bayram” yapan şey ne şekerlerdir ne de uzun tatil günleri. Bayramı anlamlı kılan; paylaşılan bir tebessüm, içten edilen bir dua, kapısı çalınan bir ev ve hatırlanan bir gönüldür. Samimiyetin yerini hiçbir teknoloji dolduramaz. Çünkü bayram, en çok insana dokunduğunda bayramdır.

Belki o eski kerpiç evleri, dar sokakları, mahalle kültürünü aynen geri getiremeyiz. Ama o ruhu yeniden yaşatmak bizim elimizde. Bir mesaj yazmak yerine kapıyı çalmak, bir emoji göndermek yerine göz göze gelip gülümsemek, bayramı yeniden anlamına kavuşturabilir. Küçük gibi görünen bu adımlar, aslında kaybolduğunu düşündüğümüz büyük değerlerin yeniden filizlenmesini sağlar.

Belki de “eski bayramlar” dediğimiz şey, tamamen geçmişte kalmış bir zaman dilimi değil; bizim onu yaşatma irademizdir. Eğer istersek, bugünün imkanlarıyla o samimiyeti yeniden inşa edebilir, bayramları sadece hatırlanan değil, hissedilen günler haline getirebiliriz.

Geçmişin sıcaklığını, bugünün gerçekliğiyle harmanlayabildiğimiz; kapıların yeniden çalındığı, sofraların paylaşıldığı ve kalplerin birbirine daha çok yaklaştığı bayramlara… Şeker tadında, ama en çok da insan sıcaklığında bayramlara…

huseyin.tur3434@gmail.com

DİĞER YAZILARI Bir Şehrin 1 Mayıs Portresi 01-01-1970 03:00 Şiddet Kıskacındaki Gençlik: Okul Baskınları ve Toplumsal Çürüme 01-01-1970 03:00 Kitap Okumak: Zamanın Değerini Hatırlatan Alışkanlık 01-01-1970 03:00 Adıyaman’ın Üç Günlük Sessizliği: Bir Hafıza Kaydı 01-01-1970 03:00 Sarsılan Sadece Şehir Değil 01-01-1970 03:00 “Bir Gün Değil, Her Gün: Gazetecilik” 01-01-1970 03:00 Ferdi Baba 01-01-1970 03:00 Esnafın Omzundaki Kira Yükü 01-01-1970 03:00 Ekranların Gölgesinde Kaybolan Nesil 01-01-1970 03:00 Adıyaman’ın 71 Yıllık Sessiz Çığlığı 01-01-1970 03:00 Kemal Sunal ve Öğretmenlerin Fedakarlık Hikayesi 01-01-1970 03:00 10 Kasım: Bir Milletin Hafızasında Sonsuz İz 01-01-1970 03:00 Taziye Sofraları: Bir Hayır Geleneği mi, Yoksa Ağır Bir Yük mü? 01-01-1970 03:00 Adıyaman’ın Yeşil Altın İmtihanı: Tütün, Bir Geçim Kapısından Fazlası 01-01-1970 03:00 Bir Şehrin Hafızası Olmadan Olmaz: Adıyaman’a Kütüphane Şart 01-01-1970 03:00 Adıyaman’da Gazetecilik 01-01-1970 03:00 Gazze’de Soykırım Var 01-01-1970 03:00 Dayanışma Kültürümüzün Göstergesi: Kurban Bayramı 01-01-1970 03:00 Deprem Bölgesinde Hüzünlü Bayram 01-01-1970 03:00 Depremin Acı Yüzü ve Hatıraları 01-01-1970 03:00 Asrın Felaketi Unutulmaz Acılar Bıraktı 01-01-1970 03:00 Kiracılar Dertli! Ev ve İşyeri Kiraları Durmadan Yükseliyor 01-01-1970 03:00 Görünenin Ötesinde: “Deprem Bizi Nasıl Etkiledi?” 01-01-1970 03:00 Deprem Bölgesinde Yardım ve Umutla Hayatta Kalmak 01-01-1970 03:00 Deprem Hayatımızın Gerçeği 01-01-1970 03:00 Depremin Geride Bıraktığı Acılar… 01-01-1970 03:00 Metin Göktepe 01-01-1970 03:00 Adıyaman-Çelikhan-Malatya Yolu Yılan Hikayesine Döndü 01-01-1970 03:00 Vatandaşın Sesini Duyan Var Mı? 01-01-1970 03:00 Üst Geçit Değil Sanki Çile Geçidi!!! 01-01-1970 03:00 Bakalım Vatandaşın Sesini Duyacaklar Mı? 01-01-1970 03:00 Bakalım Vatandaşın Sesini Duyacaklar Mı? 01-01-1970 03:00 Panorama ve Arkeoloji Müzesi Projesi Ne Zaman Hayata Geçecek? 01-01-1970 03:00 Bu Projeyi Duyan Çok Şaşırıyor! 01-01-1970 03:00