6 Şubat felaketi, Türkiye’nin hafızasına sadece yıkılan binalarla değil, sarsılan ruhlarla da kazındı. Ancak Adıyaman özelinde bakıldığında, depremin üzerinden geçen zamanın ardından ortaya çıkan manzara, fiziki yıkımdan çok daha derin bir yaraya işaret ediyor.
Toplumsal ve ahlaki bir çöküş. Şehir, beton yığınlarının altında kalan canlarına ağlarken; bir yandan da fırsatçılığın, bencilliğin ve değerler erozyonunun pençesinde can çekişiyor. Deprem öncesinde bir dayanışma kenti olarak bilinen Adıyaman'da, bugün ekonomik adaletin yerini insafsız bir piyasa anlayışı almış durumda.
Ev ve iş yeri kiralarının fahiş seviyelere ulaşması, temel gıda maddelerinin yüz kat artarak raflara yansıması, sadece bir ekonomik kriz değil, aynı zamanda ciddi bir ahlak krizidir. Esnafın bozulan terazisi, aslında toplumun vicdan terazisinin bozulduğunun en somut göstergesidir.
Bir zamanlar komşusu açken tok yatmayan insanların şehrinde, bugün başkasının acısı üzerinden servet devşirme çabası, kültürel bir yıkımı simgeliyor. Afetlerin normal şartlarda insanları birbirine kenetlemesi beklenirken, Adıyaman’da tam tersi bir süreç gözlemleniyor.
Maddi hırsların ön plana çıkmasıyla birlikte akrabalık ve dostluk bağları zayıflamış, dayanışma kültürü yerini “her koyun kendi bacağından asılır” anlayışına bırakmış, bireyler birbirine karşı yabancılaşarak toplumsal bir yalnızlığa itilmiştir.
İnsanlar sadece evlerini ve eşyalarını değil, birbirlerine olan güvenlerini de kaybetmişlerdir. Bu durum, sosyal dokunun en temel birimi olan biz bilincini yok ederek toplumu köksüz bırakmaktadır. Yaşanan ağır travma ve beraberinde gelen adaletsizlik duygusu, bireylerin inanç dünyasında da derin gedikler açmıştır.
Ahlaki değerlerin ayaklar altına alınması, sadece insani ilişkileri değil, insanların hayata ve yaratıcıya olan bakış açısını da sarsmıştır. Adaletin tecelli etmediği, fırsatçılığın ödüllendirildiği bir ortamda, manevi değerler de savunmasız kalmıştır.
Adıyaman’ın yeniden ayağa kalkması için sadece yeni konutlar ve geniş yollar yeterli olmayacaktır. Asıl ihtiyaç duyulan, ahlaki bir rehabilitasyon ve yitirilen toplumsal sözleşmenin yeniden inşasıdır. Şehir, kaybettiği o kadim “Adıyaman ruhunu” geri kazanmadıkça, her yeni bina sadece soğuk birer beton yığını olarak kalacaktır.
Toplumun kanaat önderlerinden esnafına, sivil toplum kuruluşlarından yerel yönetimine kadar herkes, bu ahlaki enkazın altından kalkmak için elini taşın altına koymalıdır. Unutulmamalıdır ki; bir şehir taşla, toprakla kurulur ama ancak ahlak ve güvenle ayakta kalır.
huseyin.tur3434@gmail.com
























