Televizyonu açıyorsun.
Ülke kalkınıyor. Ekonomi büyüyor. Dev projeler yükseliyor. Köprüler, otoyollar, havalimanları yapılıyor.
Ekrandaki coşku öyle büyük ki insan bir an kendi evini, mutfağını, cebini unutuyor.
Gözün aydın Adıyaman! Üçüncü köprün de yapıldı.
Sevinmek hakkın!
Kullanacak mısın?
İhtiyacın var mı?
Ne kadar yararlanacaksın?
Bunları sormaya ne gerek var?
Köprü yapılmış ya!
Daha ne istiyorsun?
Çünkü artık kalkınmayı biraz da ekrandan seyrediyoruz.
Düttürü Dünya’dan bugüne
1988’de Zeki Ökten’in yönettiği Düttürü Dünya filminde Kemal Sunal’ın canlandırdığı Mehmet, geçim sıkıntısı içinde ailesini ayakta tutmaya çalışıyordu.
Gündüz çalışıyor, geceleri klarnet çalıyordu. Kirası, çocukları, geçim derdi ve gelecek kaygısı vardı.
Klarnet onun biraz da tesellisiydi.
Aradan yaklaşık kırk yıl geçti.
Teknoloji değişti, ekranlar büyüdü.
Ama teselli makinesi değişmedi.
Mehmet’in klarnetinin yerini televizyon aldı. O gün bir insan kendi yoksulluğunun sesini müzikle bastırıyordu; bugün milyonlarca insana başka bir Türkiye gösteriliyor:
Büyüyoruz. Kalkınıyoruz. Dünya bizi kıskanıyor. Dev projeler yapıyoruz.
Cebinde para yoksa sorun değil.
Ekranda refah var.
Köprüden geçemiyorsan sorun değil.
Görüntüsü var.
Et alamıyorsan sorun değil.
Ekranda et var.
Yeter ki televizyon açık olsun.
Adıyaman bir haftada normale döndü!
Depremden sonra bir hafta geçti.
Gözün aydın Adıyaman! Normale döndün!
Ekranlar öyle söyledi.
Sonra Kahta’dan gelen bir görüntü çıktı karşımıza.
Bir görüntü bazen bin açıklamadan daha güçlüdür.
Deprem bir haftada bitmedi. Acı dinmedi. Hayatlar normale dönmedi.
Ama ekranın görüntüsü değişti.
Şehir normale dönmeden görüntü normale döndü.
İşte teselli makinesinin marifeti:
Gerçeği değiştiremiyorsan görüntüyü değiştir.
Gecekonduya perde, gerçeğe ekran
Yoksulluğu çözmek zor iştir. Görüntüsünü değiştirmek daha kolay.
Gecekondunun çatısı akıyor mu?
Perdeyi çek.
Duvar rutubetli mi?
Kamerayı başka tarafa çevir.
Ev küçük mü?
Ekrana yalı getir.
Mutfakta tencere kaynamıyor mu?
Yemek programını aç.
Böylece yoksulluk ortadan kalkmaz.
Sadece görünmez olur.
Çünkü yoksulluğu ortadan kaldırmak pahalıdır.
Görüntüsünü kapatmak ucuzdur.
Dizilerdeki Türkiye
Dizilerde de başka bir Türkiye kuruluyor:
Yalılar, Boğaz manzaraları, lüks otomobiller, gösterişli düğünler, pahalı kıyafetler, dev sofralar…
Dizileri izleyen bir yabancı Türkiye’yi gerçekten böyle sanabilir:
“Demek Türkiye’de herkes yalıda yaşıyor.”
Türkiye’nin televizyonlardaki nüfusu maşallah pek varlıklı.
Gerçek nüfusa bizden daha kötü şartlarda yaşayan insanlar var tesellisi.
Ekranın sofrası
Bir de yemek programları var.
Kuzu, kebap, antrikot, mezeler, tatlılar…
Bir tabak bitmeden diğeri geliyor.
Sofra büyüyor, iştah büyüyor.
Sadece maaş büyümüyor.
Sonra vatandaşa tavsiye:
Porsiyonunu küçült.
Fiyatları düşüremiyorsak tabağı küçültürüz.
Et pahalıysa az yeriz. Peynir pahalıysa ince keseriz. Meyve pahalıysa böleriz.
Sonra adına “sağlıklı beslenme” deriz.
Vatandaş daha az yesin, ekonomi daha iyi görünsün!
Bir de geçmediğin köprünün faturası var
Tesellinin bir de faturası var.
Yap-İşlet-Devret ve Kamu-Özel İşbirliği modellerinde bazı projeler için gelir veya kullanım garantileri veriliyor:
Köprüde geçiş, otoyolda araç, havalimanında yolcu garantisi.
Sen geçmiyorsun, uçmuyorsun, kullanmıyorsun.
Ama kamuya düşen yükten bağımsız değilsin.
Sen geçmesen de garanti var.
Sen kullanmasan da ödeme var.
Ve sonunda:
Fatura var.
Merak etme.
Onu da sen ödüyorsun.
İhale sır, fatura vatandaşın
Vatandaşın sorusu basit:
“Benim param hangi şartlarla kullanılıyor?”
Kamu parasının kullanıldığı projelerde ihale koşulları, garanti mekanizmaları ve sözleşmeler kamuoyunun bilgisine açık olmalı.
Çünkü vatandaş faturayı hissediyor, sözleşmenin tamamını göremiyorsa demokratik denetim zayıflıyor.
Şeffaflık lüks değil, kamu hakkıdır.
Vatandaş yalnızca vergi veren değildir.
Hesabı sorandır.
Kalkınma dediğin nedir?
Kalkınma yalnızca kilometrelerce otoyol yapmak değildir.
Emeklinin ay sonunu düşünmemesidir.
Çalışanın insanca yaşayabileceği ücret almasıdır.
Gencin iş bulmasıdır.
Çocuğun nitelikli eğitim almasıdır.
Vatandaşın ödediği paranın nereye gittiğini bilmesidir.
Büyük projeler yapılabilir.
Ama asıl soru şudur:
O büyük proje insanların hayatını ne kadar büyüttü?
Çünkü bir ülkenin büyüklüğü yalnızca yaptığı köprülerle değil, insanların hayatıyla ölçülür.
Yeni nesil teselli makinesi
Bugünün teselli makinesi yalnızca haber bültenleri değil.
Açılışlar, büyük rakamlar, dev projeler, yalılar, lüks sofralar ve başarı hikâyeleri…
Hepsi aynı işe yarıyor:
Gerçeği bir süreliğine unutturmak.
Ekranda:
Başarı. Büyüme. Kalkınma. Zenginlik.
Hayatta:
Kira. Fatura. Pazar hesabı. İşsizlik.
Televizyonun çözümü hazır:
“Buna da şükür.”
Düttürü Dünya’dan Tesellide Dünya Markası’na
Düttürü Dünya yoksulluğu saklamıyordu; bizi doğrudan onun içine sokuyordu.
Bugün ise yoksulluğun üzerine görüntü bindiriliyor:
Geçim sıkıntısının üzerine köprü, işsizliğin üzerine otoyol, mutfağın eksikliğinin üzerine etli yemek programı, depremin acısının üzerine “normale döndük” görüntüsü.
Ve sonra:
“Bakın, Türkiye büyüyor.”
Evet, büyüyor.
Köprüler, projeler, garantiler ve rakamlar büyüyor.
Bir tek vatandaşın alım gücü aynı hızda büyümüyor.
Eskiden Mehmet klarnetini çalardı.
Bugün ekranlar çalıyor.
Eskiden bir insan kendisini teselli ederdi.
Bugün milyonlarca insana teselli dağıtılıyor.
Düttürü Dünya’dan Tesellide Dünya Markası’na…
Değişen teknoloji, dekor ve propaganda dili.
Değişmeyen ise ekranla hayat arasındaki mesafe.
Ekranda refah, evde sabır.
Ekranda ziyafet, evde hesap.
Ekranda kalkınma, cebinde yangın.
İhalede sır, faturada vatandaş.
Fiyatlar büyürken porsiyon küçülüyor.
Yoksulluk çözülmüyor.
Sadece üzeri örtülüyor.
Çünkü vatandaşa daha büyük bir hayat vermek yerine, onu daha küçük bir hayata razı etmek daha ucuz.
İşte yeni nesil teselli ekonomisi:
Daha az ye. Daha az iste. Daha az sorgula. Daha çok seyret.
Ve sonunda yine aynı cümle:
“Sevinmek hakkın!”
ahmet.a02@gmail.com