Sabahın köründe minibüslere istiflenen hayatlar... Acı ama öyle.
Adıyaman'da doğup büyümüş otuz yaş ve üstü insanımız iyi bilir, hemen hemen çoğumuz tecrübe etmişizdir; 14 kişilik dolmuşlara yirmi kişi binmeyi, Karadeniz'in (Giresun'un) o dik yamaçlarında ayağının kayma lüksü olmadan yağmur altında fındık toplamayı, sırtında o ağır fındık çuvallarıyla dik yamaçlara tırmanmayı...
Malatya'nın sıcağında kayısı toplamayı, sabah beşte ağaç silkelemeyi, islimin o ağır kükürt kokusunun dayanılmazlığını...
Patates toplama mı dersiniz, biber, elma, nohut işçiliği mi dersiniz? Ne derseniz deyin. İsimler, ürünler ve mekânlar değişse de göçebe yaşayan mevsimlik işçilerimizin, kardeşlerimizin kaderi hep aynı kader. Bir yaşam bu.
Hiç düşündünüz mü; tabağınıza gelen o kıpkırmızı domateste, çıtır çıtır biberde, Ciğerlerinize çektiğiniz tütünde kaç insanın uykusuzluğu, kaç çocuğun yarım kalmış okul hayali gizli?
Zor zanaat mevsimlik işçi olmak. Bugün buradasın, yarın nerede olacağın meçhul.
Bakıyorsun, bir çadırın önünde tencere fokur fokur kaynıyor. İçinde ne var o tencerenin? Umutlar mı, yoksa sadece karın doyurma telaşı mı?
Bir de çavuş (elçi) işi var. Aracı yani. Terin daha kurumadan elinden alıyor yüzdelik payını (Seni ben getirdim, parası). Yemek parasını falan da katarsan elde ne kaldı ki? Avuç dolusu hayal kırıklığı. Sadece hayatta kalmaya yetecek kadar bir miktar.
Sigorta zaten yok. Bir kaza olsa, bir hastalık gelse; ne yol belli ne de tutacak bir el var. Emeklilik mi? Sigorta olmadığı için onun hayalini bile kuramıyorlar.
Küçücük çocuklarımız var, o küçücük elleriyle pamuk toplayan, çapa yapan o çocuklar... Ailelerin hayali çocuklar okusun, bizim çektiğimiz sıkıntıları çekmesinler diye. Ama ordan oraya göçerken nasıl okul yüzü görecek garibanlarım? Hadi bir şekilde okula gittiler, nasıl başarı sağlayacaklar o şartlarda?
Çadırlarda bir yaşam mücadelesi veriyorlar. Çadır dediğiniz ne ki? Bir bez parçası. Altından su girer, üstünden Güneş kavurur. Yazın o tarlanın ortasında cehennem sıcağı, kışın ise iliklerine kadar işleyen bir buz kütlesi.
Hijyen mi? Tuvalet dediğin bir foseptik çukurunun üstüne indirilen üç beş tahta parçası, su dediğin bir tanker. İnsanca yaşamak şartlarından çok uzaktalar.
Gerçek bu. Ve acı olan bir gerçek.
Kendi toprağımızda mülteci gibi yaşamak...
Aslında hepimizin suçu biraz. Çünkü soframızdaki bereketin bedelini ödeyenleri görmezden geldiğimiz için. Zenginlerimiz kendi şehrine yatırım yapsa, fabrikalar açsa insanımız da belki memleketinden çıkmayacak. Gerçi son birkaç yıldır tütün işinden dolayı Adıyaman'da da iş gücü ihtiyacı doğdu da insanlar memleketinde çalışmaya başladı.
Bu insanları görelim artık, memleketinde çalışmaya fırsatı doğdu diye de karın tokluğuna çalıştırmayalım, mesai saatlerine riayet edelim. Haklarına hukuklarına sahip çıkalım. Çünkü Merkez, Kahta, Çelikhan, Tut, Samsat, Sincik, Besni, Gölbaşı... Hepimiz biriz, hepimiz bu coğrafyanın, bu toprakların çocuğuyuz. Ayrımız gayrımız yok bizim. Biz birbirimize destek olmasak kim sahip çıkacak bu insanlara?