Eğitim camiasına yapılan alçak saldırıyı şiddetle kınıyoruz. Bu yazımız sadece bir öneri ve tavsiye niteliğindedir; bir dayatma değildir, eleştiriye açıktır.
Yine tekrarlıyoruz: 12 yıl zorunlu eğitim maalesef bu şartlarda mümkün değil. Okumak istemeyen öğrenciye 12 yıl okuma zorunluluğu kaldırılsın artık.
Okullardaki güvenlik standartları artırılmalıdır. Okul bahçelerinin girişlerine, diğer birçok kurumda ve işyerlerinde olduğu gibi genel taramadan geçirilen X-ray cihazları konulmalıdır. Köklü çözüm için yasak olan silah, kesici, delici, yaralayıcı aletler, tütün mamulleri, elektronik cihaz ve cep telefonları gibi ileti-teknik aletlerin amaç dışı kullanımlarının önüne geçmek için sivil-öğrenci ayırt etmeden X-ray cihaz kontrolünden geçirilerek okul sınırları içerisine alınmalıdır. Okullarda bu şekilde öğretmen-idareciler de öğrenciler yasaklı maddelerle okula girdiler mi girmediler mi gibi gereksiz endişe ve polemiklerle uğraşmayacak ve zaman kaybetmeyeceklerdir. Bu arada biz eğitimciler de velilerin “Biz çocuğumuzu cep telefonlarına bağımlılıktan kurtaramıyoruz.” türü şikâyetlerinden az muzdarip olmuyor değiliz.
Eğitim ve öğretim sadece okullardaki dört duvar arasından ve öğretmen-öğrenci diyaloğundan ibaret değildir. Eğitim-öğretim; aileden, TV yayınlarından, çevresel faktörlerden beslenen, her türlü aktivitesini ve enerjisini hayatın doğrudan içinden alan, çok yönlü, planlı; dosdoğru, ahlaklı bir yaşamı düstur edinmiş disiplinli bir çabanın ve sürecin ürünüdür, eseridir. Şuurlu bir eğitim-öğretim anlayışı, bireyin evinin içindeki temizliğe ne kadar önem veriyorsa, toplumsal olarak okulunun ve çevresinin temizliğine de o kadar önem verir ve bu güzelliği dışa yansıtır.
Ziya Paşa bir beytinde ne diyor:
“Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz,
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.”
Yani insanın aynası yaptığı işidir, davranışlarıdır, ortaya koyduğu eserlerdir; laflara bakılmaz. Kişinin aklının seviyesi yaptığı işte görünür, ona göre ölçülür.
Sağlıklı bir eğitim ve öğretim; herkese özgürlük sınırlarının, başkasının insani, vicdani ve inanç değerleriyle ilgili temel yaşam haklarına müdahale edemeyecek noktaya kadar olduğunu hatırlatan bilinç ve şuur işidir; terbiye işidir, ahlak işidir, farklı renklerin birlikte yaşama sanatını hatırlatma işidir.
Her şeyi okuldan beklemek ne kadar yanlışsa, elbette her şeyi aileden beklemek de o kadar yanlıştır. Ancak şu bir gerçek ki, istisnalar hariç öğrencilerin yetişmesinde aile ortamı, aile terbiyesi ve bulunduğu şartlar en önemli faktördür diyebiliriz. Aileden, çekirdekten, yaşken yetişmiş bir çocuğa sonradan köklü bir değişim veya şekil vermek çok zordur. Böyle bir çocuğa yetişkin hâle geldikten sonra okul sadece balans ayarı verebilir. Demek ki dışarıdaki resmî anaokullarından önce evdeki ana okulundan, yani anne-babadan alınan ilk tedrisat, eğitim ve terbiye çok önemlidir. Asıl temel maarif-irfan eğitimi, toplumu da şekillendiren temel yapı taşı olan aileden atılan ilk adımlardır; ilk emektir, ilk çabadır ve ilk ahlaki terbiyedir.
İnsanlıktan, ahlaktan, maneviyattan, adab-ı muaşeretten ve medeniyetten mahrum olmuş, ilk asli maarif ve irfandan, terbiyeden yoksun bırakılmış bir gençlikten de toplum uzun vadede bir şey bekleyemez.
Ahlak dışı her türlü eylemi meşru gören, mafyavari tutum ve davranışları normalleştiren ve toplumu iğfal eden saçma sapan diziler; vahşeti ve şiddeti tetikleyen sanal oyunlar ve yayınlar ile reyting uğruna aile mahremiyetini ayaklar altına alan sabah programları da yasaklanmalıdır artık.
Okullardaki disiplin kurallarının da eğitimin sağlığı, huzuru ve güvenliği açısından daha işlevsel ve yaptırım gücü yüksek olmalıdır.
Siz ne kadar usta olursanız olun, tornanız veya sisteminiz teknik olarak arızalı ise düzgün, sağlam bir ürün veya nesil de beklemeyin. Aksi durumda nesil elimizden kayabilir, gidebilir.
Sorumsuz, davranışlarıyla kötü örnek olan, huzur bozan, şiddete meyil eden öğrencilerin erken tespiti yapılmalıdır. Bunlara karşı da caydırıcı yaptırımlarla bir yerde “dur” denilmesi gerekiyor. Herkese racon kesen, ahlaksızlığı ahlak edinmiş, saygısız, kibir abidesi olmuş ve anarşiyi bir maharetmiş gibi telakki eden bir gençlik potansiyel bir risk demektir.
Akranlarına, belki de okul dışı farklı gruplardan ve çetelerden aldığı güçle mobbing uygulayan, psikolojik olarak bir ruh hastasına dönüşmüş nesilden de bu toplum bir şey beklemiyor artık.
Okullarda öğretmenlere nöbetleri sırasında bir jandarma gibi rol biçmek de doğru değildir. Öğrenci, öğretmenini sadece asayişten sorumlu bir görevli gibi görmemelidir. Bunun yerine okullarda çocukların yanlış ve tehlike arz edebilecek davranışlarına anında müdahil olabilecek, tecrübeli ve gerekli psiko-sosyal ve pedagojik eğitimi almış görevliler de olmalıdır. Öğrencilerin zamanla okul içindeki iyileşme ve uyum süreci olgunlaşma eğilimi gösterdikçe bu görevlilerin sayıları azaltılabilir. Çünkü eğitim ve öğretim bir süreçtir; bir defada olup biten bir iş değildir. İyileşme süreçleri tespit edildiğinde farklı metot ve tekniklere her zaman açık olunmalıdır.
Öğretmen, öğrenci kavgalarına bulaşmak zorunda bırakılmış bir obje olmaktan çıkarılmalıdır. Öğretmen, eğitim-öğretimine ve örnek rol model olmaya odaklanmalıdır. İyi ya da kötü polisi oynamaya zorlanan bir nesneye dönüştürülmemelidir.
Ahlak ve maneviyata öncelik veren Ramazan etkinliklerinin önemi bir kez daha anlaşılmıştır. Toplumun temel insani ve ahlaki değerlerini hafızalarda yeşerten bu tür etkinliklerin de devamı gelmelidir.
Örnek olarak; tarihimizde İbn-i Sina’lar, İbn-i Haldun’lar, Farabi’ler, Harezmî’ler, Nizamülmülk’ler, Selahaddin Eyyubi’ler, Fatih’ler 10-17 yaş arasında medreselerde eğitim görürken, şimdiki teknolojiden ve konfordan belki mahrum idiler ama kâmil bir ilim, edep, ahlak ve maneviyat tedrisinden geçmişlerdi. Mesela bir sonraki etkinliklerde önemli tarihî ve millî şahsiyetlerimizin ve dünyada büyük eserler ortaya koymuş örnek hayatların kesitleri, gerekirse tiyatro şeklinde de ibretlik olarak sunulabilir.
Tarih felsefemiz, geçmişteki tecrübelerden aldığı ilham ile geleceğine yön veren köprü vazifesini derhal eyleme koymalıdır. Aksi durumda ecdadına yabancılaşmış, Cengiz Aytmatov’un dediği gibi (“Gün Olur Asra Bedel” eserinde) kendi insanına, kardeşine karşı mankurtlaşmış, idrakini kaybetmiş, düşünme yoksunu bir canavara dönüşebilir. Kendi insanına tepeden bakan, aşağılayan bir nesilden de toplum olarak bir şey beklememeliyiz.
Geçmişinden ders alarak “Önce ahlak, önce saygı, önce terbiye, önce edep-erkân-ilim, önce maneviyat.” diyebilen ve bunu gündelik hayatında her daim değişmez bir prensip olarak kabul eden, çağı okuyabilen ve bu nesli gördükçe insana huzur ve güven veren Asım’ın nesli gibi bir nesil bekliyoruz artık.
nihatagir002@gmail.com























