Aylardır, yıllardır gözümüzün önünde bir soykırım süratle devam ediyor, bir halk çığlık çığlığa yok ediliyor. Biz ne yapıyoruz peki? Odalarımıza kapanıp ekran başında yumruklarımızı sıkıyoruz, kahroluyoruz, lanet okuyoruz. GAZZE için insanlar bireysel olarak ellerinden geleni yapıyorlar; İsrail mallarını boykot ediyorlar, sivil toplum kuruluşları eylemler düzenliyor, Sumud Filosu büyük bir organizasyon yapıp İsrail'e bir mesaj vermek istiyor ama bunların hepsi devede kulak kalıyor. Evet, açıkça söyleyelim: Kalıyor işte. Devede kulak bile kalmıyor belki de. Biz meydanlarda bağırırken, boykot listelerini ezberlerken, gemileri limanlardan kaldırırken orada bomba sesleri susmuyor, hiç susmuyor. Çocuklar nefessiz kalıyor, anaların gözyaşları kurumuyor. Yetti artık bu çaresizlik, attığımız taşın dönüp dolaşıp kendi başımızda yaralar açması yetti.
Kime neyi anlatmaya çalışıyoruz biz, Allah aşkına? Karşımızda insanlıktan nasibini almış bir devlet mi var sanıyorsunuz? Diplomasiden, masada atılan imzalardan, uluslararası antlaşmalardan anlayacak bir akıl mı var orada? İsrail'in laf dinlemez vurdumduymaz tavrı, dünya devletlerini ve Birleşmiş Milletler kurallarını tanımaması, hayasızlığı almış başını gidiyor. Birleşmiş Milletler çıkıyor, klasik kelimelerle Endişeliyiz. diyor, Kınıyoruz. diyor. Sonra ne oluyor? Hiç. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi toplanıyor, oylama yapıyor, bir el kalkıyor, veto ediliyor ve toplantı bitiyor. Gazze'de ise canlar gitmeye devam ediyor. Uluslararası hukukmuş, insan hakları beyannamesiymiş, savaş suçları mahkemesiymiş... Alayının kâğıt parçasından ibaret olduğunu anlamak için daha kaç bin masumun toprağa düşmesi gerekiyor? Bu arsızlığa, bu göz göre göre işlenen cinayetlere hukuk kılıfı uydurmaya çalışanların hayasızlığı karşısında ne zamana kadar kınama metinleriyle yetineceğiz?
Gözümüzün içine baka baka alay ediyorlar insanlıkla. Bu vurdumduymaz yapı her kuralı çiğniyor, üstüne bir de dünyayı tehdit ediyor. Kuralları tanıyan yok, insanlığı takan yok. Masal anlatmayı bıraksın artık herkes. Bir avuç su, bir torba un için insanların üstüne bomba yağdıran bir akla hangi mektubu yazacaksınız, hangi mahkeme kararıyla geri adım attıracaksınız? Hiçbirisiyle. Çünkü zorbalık, sadece kendi dilinden anlayana geri adım atar. Biz ise hâlâ uluslararası zirvelerin sonuç bildirgesini bekliyoruz. Utançtır bu.
Artık sonuçsuz kalan zirveleri tamamen bir kenara atmak zorundayız. Gerçekleri görmek için daha ne kadar kör olacağız? İsrail'in anlayacağı tek şeyin askeri güç olacağı apaçık ortadadır. Sadece lafla, kınamayla, temenniyle, el kaldırıp indirmeyle durdurulacak bir zalim yok karşımızda. O bombalar kâğıt üzerindeki kelimelerle durmuyor, o tanklar kınama mesajlarıyla geri çekilmiyor. Zora dayalı bir irade ortaya konmadıkça, o silahların namlusu masumların üzerindeyken aynı dilden bir yanıt verilmedikçe bu kan durmaz, durmayacak da. Neyi bekliyoruz? Bütün Gazze haritadan silinince mi akıllanacağız?
İşte tam da bu noktada MEKKE İTTİFAKI'nın ilk icraatının Gazze'yi özgürlüğüne kavuşturmak için olması gerekmektedir. Öyle lafta kalan, kâğıt üstünde kurulan, senede bir toplanıp aile fotoğrafı çektiren içi boş ittifaklardan bahsetmiyorum ben. Gerçek, sarsılmaz, askeri caydırıcılığı olan, ne yaptığını bilen bir iradeden bahsediyorum. Mekke’nin ruhunu taşıyan, o mukaddes topraklara sadık olan her ülkenin ordusu, ekonomisi, istihbaratı bu hat üzerinde kenetlenmek zorundadır. Mekke İttifakının ilk icraatı, ilk hedefi, ilk yemini de Gazze’nin üzerindeki o zalim ablukayı kırmak, o insanları özgürlüğüne kavuşturmak olmalıdır.
Tarihe bakın biraz, dönün de arkaya bir göz atın. Yaklaşık 100 yıldır İslam ülkelerinin birbirinden ayrılmış vaziyette pozisyon alması yüreğimizi dağlamıştır. Yüz yıldır parça parça edildik. Sınırları cetvelle çizdiler, aramıza yapay düşmanlıklar koydular, her birimizi kendi kabuğuna çektiler. Biri Batı'ya baktı, biri Doğu'ya; biri kendi tahtının derdine düştü, diğeri kendi petrolünün. Sonuç ne oldu? Yüz yıldır eziyet çeken biz, yüz yıldır toprağı yağmalanan biz, yüz yıldır ağlayan yine biz. Birbirimize küstük, birbirimizle yarıştık, birbirimizin ayağını kaydırdık. Oysa düşman tek bir vücut gibi hareket ediyor. ONLAR BİRLEŞİRKEN BİZ BÖLÜNDÜK, onlar silahlanırken biz masal dinledik.
Yeter, gerçekten yeter. Aynı kıbleye dönüp de birbirine bu kadar yabancı kalan başka bir topluluk var mı şu dünyada? Yüz yıldır süren bu parçalanmışlığın bedelini bugün GAZZELİ ÇOCUKLAR CANLARIYLA ÖDÜYOR. Biz burada sıcak evlerimizde oturup acaba ne olacak diye haber izlerken, onlar yıkıntılar arasından evlatlarının cesetlerini topluyor. Bu utanç hepimizin. Bizim imkânımız yoktu. Diyemez kimse. İmkân var, petrol var, para var, ordu var, insan gücü var. Eksik olan tek şey var: İrade. O iradeyi ortaya koyacak yürekler lazım bize.
Susamayız artık, bağırmak da yetmiyor. Bir yetimin çığlığı atılırken bu coğrafyada, biz nasıl rahat uyuyacağız? O çığlıklar her gece duvarlarımızda yankılanırken hangi vicdan rahat edebilir? Gün, birlik olma zamanıdır.
Bu ayıbı temizlemek zorundayız. GAZZE'deki bir ananın feryadı İSTANBUL'daki, KAHİRE'deki, RİYAD'daki, İSLAMABAD'daki her insanın ciğerini yakmıyorsa, biz insanlığımızı da kardeşliğimizi de kaybetmişiz demektir.
Artık söz bitti, lakırdı dönemi kapandı. Ya bugün o yumruk birleşip o zalim gücün karşısına dikilecek ya da tarih bizi bu sessizliğimizle, bu dağınıklığımızla, bu pısırıklığımızla yargılayacak. Yaptıklarımızla değil, yapmadıklarımızla silineceğiz tarihten. Boykotumuzu elbette yapacağız, eylemimizi elbette sürdüreceğiz ama kimse kendini kandırmasın; bunlar tek başına o bombayı durdurmuyor. Başka yol kalmadı, iyice anlayın bunu; başka hiç ama hiç yol kalmadı. Ya adalet askeri bir iradeyle, sarsılmaz bir güçle tesis edilecek ya da bu utanç hepimizin alnında bir kara leke olarak nesiller boyu kalacak. Tercih de karar da bizim. Ya doğrulanıp o yumruğu masaya vuracağız ya da bu utancın altında ezilip yok olacağız.
ismailerdil02@gmail.com