Rivayet odur ki; insanlık, Nuh Tufanı’ndan sonra toplumun önde gelen, ahlakı ve faziletiyle temayüz etmiş iyi insanlarını unutmamak ve onları yad etmek amacıyla heykellerini yapmış, bu heykelleri yaşadıkları yerlerin belli noktalarına yerleştirerek hatıralarını canlı tutmaya çalışmıştır. Örneğin; dürüstlüğüyle tanınan bir bilgenin ya da adaletiyle nam salmış bir liderin heykeli, insanlar için birer ibret vesilesi olarak görülmüş; bu şahsiyetlerin erdemli hayatları nesilden nesle aktarılmak istenmiştir.
Ancak zamanla bu masum niyetli hatırlama biçimi değişmiş, toplumlar heykellere duydukları saygıyı ölçüsüz bir yüceltmeye dönüştürmüş, nihayetinde bu semboller putlaştırılarak tapınma nesnesi hâline gelmiştir. Başlangıçta yalnızca “örnek insanı hatırlama” amacı taşıyan bu davranış, zaman içerisinde inanç dünyasını şekillendiren sapkın bir anlayışa evrilmiştir. Nitekim tarih boyunca gönderilen pek çok peygamber, işte bu yanlış inancı ortadan kaldırmak için büyük mücadeleler vermiş; insanlara, sembollerle değil, doğrudan hakikatle bağ kurmaları gerektiğini hatırlatmıştır.
Günümüzde ise bizler, farkında olmadan o toplumların düştüğü hataya benzer bir sürecin içinde yaşıyoruz. Zamanla yaptığımız ve “zararsız” olarak nitelendirdiğimiz davranışların, iç dünyamıza bir inanç ve yaşam biçimi olarak sızdığını çoğu zaman fark edemiyoruz. Tıpkı geçmiş toplumların kendilerini savunurken söyledikleri sözler gibi… Onlar da “Biz bu putlara tapmıyoruz; onları yalnızca bizi Tanrı’ya yaklaştıran aracı olarak görüyoruz” diyerek yaptıklarını meşrulaştırmaya çalışmışlardı.
Bugün bizler de yılbaşı gecesi geldiğinde, çam ağaçları süsleyip özel ritüeller oluştururken, “Sadece eğleniyoruz, bunda ne var; Hristiyan mı olacağız?” diyebiliyoruz. Oysa mesele tek bir gecelik eğlence değil; bir kültürün, bir inanç arka planının yavaş yavaş hayatımıza yerleşmesidir. Nasıl ki geçmişte bir heykel yalnızca bir hatıra iken zamanla ilahlaştırıldıysa, bugün de bir eğlence olarak başlayan alışkanlık, farkında olmadan bir yaşam tarzına dönüşebilmektedir.
Zamanla başka toplumların yaşam biçimlerini, değer yargılarını ve sembollerini benimser; bunları kendi kültürümüzün doğal bir parçasıymış gibi algılamaya başlarız. Bir süre sonra, bu alışkanlıkların neden ortaya çıktığını, hangi inanç ve düşünce dünyasına ait olduğunu sorgulamaz hale geliriz. Belki de öyle bir gün gelecek ki; başkalarından daha gösterişli çam ağaçları süsleyecek, bu işin “doğrusunu” bizim bildiğimizi iddia edeceğiz.
Unutmamak gerekir ki, bir topluma benzemek yalnızca şekille sınırlı kalmaz. Onlar gibi yaşamaya devam ettiğimiz sürece, zamanla onlar gibi düşünmeye de başlarız. Düşünce dünyamız değiştiğinde ise değerlerimiz yavaş yavaş silinir; bize ait olanı kaybeder, kendi kimliğimizden uzaklaşırız. İşte asıl tehlike de burada başlar: İnsan, farkına varmadan kendisi olmaktan çıkar.
fahrettinsahin022@gmail.com
























