İslam öncesi dönemde, henüz peygamberlik gelmeden önce Kâbe yeniden inşa edilirken Ebû Vehb'in söylediği söylenen şu sözler, tarihin en dikkat çekici anlarından birini oluşturur: "Ey Kureyş topluluğu! Kâbe'nin inşasına ancak temiz kazancınızla iştirak edin. Buraya ne zina parası ne ribâ kazancı ne de insanlardan zorla alınmış mal girsin." Bu ifadeler, henüz vahiy nazil olmadan, sırf fıtratın ve akl-ı selimin sesiyle dile getirilmiş bir hakikattir. İbn Hişâm'ın es-Sîre'sinde aktarılan bu rivayet, İslam'ın helal kazanç konusundaki hassasiyetinin cahiliye toplumunda bile bir öze, bir vicdani sezgiye dayandığını göstermesi bakımından son derece kıymetlidir.
Bu sözün en çarpıcı yönü, Cahil dediğimiz İslam Öncesi Arapların, Allah’ın evinin inşasında ne kadar titiz davrandıklarını, hayır yaparken kazancın kaynağını sorgulamalarıdır. Kureyşliler, Allah'ın evini yeniden yükseltirken, oraya girecek her taşın, her malzemenin arkasındaki emeğin temiz olmasını şart koşmuşlardır. Bu, ibadetin sadece şeklî bir eda olmadığını, ibadete konu olan her şeyin mekânından malzemesine kadar bir bütünlük ve temizlik arz etmesi gerektiğini gösterir.
Ebû Vehb'in sözünde özellikle üç tür kazanç dışlanmıştır ve bunların her biri, günümüz için de ayrı ayrı düşünülmeye değerdir.
Zina parası, insanın bedenini ve onurunu meta hâline getiren, insanlık haysiyetini zedeleyen bir kazanç yoludur. Bu, sadece cinsel ahlaksızlığın değil, insanı bir araç olarak gören her türlü sömürünün de simgesidir.
Ribâ (tefecilik) kazancı, emek harcamadan, risk üstlenmeden, sadece parayı paraya katarak elde edilen kazançtır. Kur'an'ın en şiddetli uyarılarından birine muhatap olan bu kazanç türü, ekonomik adaletsizliğin ve sömürünün kurumsallaşmış biçimidir.
Zorla alınan mal ise gasp, hile, rüşvet, haksız kazanç gibi güç kullanılarak veya aldatılarak başkasının hakkının gasbedilmesidir. Bu, en açık ve en kaba haksızlık ve haram biçimidir.
Ebû Vehb'in asırlar öncesinden gelen bu sözü, sade ama derin bir hakikati taşır: Hayra yakışan, temiz olandır. Bugün Müslümanların hem bireysel hem toplumsal hayatlarında kazanç kapılarını gözden geçirmeleri, "Bu kazancım Kâbe'nin taşına girse yakışır mı? Oraya yakışmayan kazanıcın benim sofradamda işi ne?" sorusunu kendilerine sormaları, bu rivayetin bize bıraktığı en güzel mirastır. Hatta müşrikler kadar da mı olamıyorum, diyebilmektir. Hatta asıl mesele sadece Kâbe'nin taşlarının temiz olması değil, o taşları ören ellerin, ona dokunan ellerin ve oraya yürüyen ceplerin de temiz olmasıdır. Rabbimizin ayetiyle bitirelim:
Daha ilk günden takvâ temeli üzerine kurulan mescid namaz kılman için elbette daha uygundur; burada gerçekten arınmak isteyen adamlar vardır. Allah da arınmaya çalışanları sever. (Tevbe Suresi, 108. Ayet)
saitali_02@hotmail.com